Allah Bülent Arınç'dan razı olsun!

29/12/2009 ·

Son haftalarda yoğun bir şekilde hazırlandığım "mülakat" nihayetinde dün (28 Aralık Pazartesi) günü gerçekleşti. Nefret ettiğim kelimeler listesinin başında geliyor mülakat. Nefretimin sebebi Temmuz ayında girdiğim yüksek lisans mülakatından kalma. Üzerine bir de panik atak eklenince hayatım cehenneme dönüyor.

Bende kötü etki bırakan o mülakata dönmek istemiyorum. Pazartesi günü girdiğimi paylaşmak istiyorum. Hazırlanma aşamasında yoğun biçimde dış politikaya ağırlık verdim. Ukrayna ve Gürcistan'daki Soros darbeleri, İran'ın nükleer silahları, Ab ilerleme raporu derken zaten yetersiz olan özel isim hafızam doldu doldu taştı. Rüyama Rusya Devlet Başkanı Medvedev girmeye başladı. (Yakışıklı adam aslında, bizim Cem Uzan'a benziyor :) neyse...)

Uykusuz geceler ve bilgisayara bakmaktan yorulmuş gözlerimle pazar gecesi saat 1 gibi yatağıma girdim ama uyumak ne mümkün.. Sağa dönüyorum olmuyor. Sola dönüyorum yok. Bu sırada uyuyamadığım için karnım da acıkmaya başladı. Mutfakta gece faresi olarak dolaşıp peynir ekmek yerken kendimi bulduğumda saat 3'e geliyordu. Ne zaman uykuya daldım hatırlamıyorum. Sabahın 7'sinde kendimi uyanmış olarak buldum, yataktan dışarı attım kendimi. ilk iş olarak bilgisayarın düğmesine, ikinci iş olarak da çay makinasının düğmesine bastım. Mülakat 12'deydi ama olsun. daha eksik olan kimbilir neler vardı. Neler sorulabileceğine dair öngörülerim büyüdükçe büyüordu. .Okudukça araştırdıkça kendimi cahil hissetmeye başladım.

Bir ayrıntı vardı arada. Ben ülke gündeminden geçip uluslararası arenada olup bitenlere yoğunlaşmıştım ama haber sitelerinin tümünde ilk haber Bülent Arınç'a suikast meselesiyle ilgiliydi. Bunu geçip başka konulara yoğunlaşmak istesem de yapamıyordum. Zorla sokuyorlardı beynime. (Bkz: medyanın gücü) İster istemez merak duygusu oluşmuştu ve her saat her dakika "yeni gelişme var mı acaba" diyerek, kağıt yiyen subayların akıbetini takip eder olmuştum.

"Artık yeter" diye bağırma isteği içimde birikerek kendimi evin dışına attım. Hava yağdı yağacak. Metrodan Kızılay'da indiğimde dolu dolu yağmaya başlamıştı bile. Bu sırada YKM'nin önünde Tekel işçilerine destek veren diğer sendika üyelerinin eylemi vardı. Kalabalığı yarmaya çalışırken sloganlar başladı. Çevik kuvvet etrafı sarmıştı. "Lütfen bu gün değil. Olay çıkmasın arada göz altına alınmayım" diye dua ederek olay yerinden uzaklaşmayı başardım.

Ve mülakat...

Odaya girdiğimde, önceden ilan edilen isimlerden bazıları eksik, bazıları fazlaydı. Hatırlayabildiğim 8 kişi vardı içeride, bir oval masanın etrafında oturyorlardı. İlk soru açılımlardan geldi. Bu esnada nefes almadan konuşmaya başladığımı farkettim. Durumun vehametinin (18'e fırlamış tansiyon ve panik atakın) farkına varan üyeler, öncelikle beni sakinleştirmekle işe başladılar. Sonra geleckle ilgili beklentilerimden, mesleğe olan ilgi ve merakımın nedeninden. Bilgi ve Belge Yönetimi mezunu olduğumu bilen jüri üyesi, en son nerede belge arandığını sordu. Şaşırdım açıkçası, beklemiyordum bu soruyu. Ama Allah razı olsun Bülent Arınç'dan, kendi kendine suikast düzenletmeye kalkıp, "birinci sırada haber" olduğu için ve zorla beynime kendisini kazıttığı için...

Tam olarak neler yaptığımı hatırlamıyorum. Gelen sorular açılım, suikast, Yargıtay- Danıştay ile ilgiliydi. Bir de o durumda farkedebildiğim, tek soru sormayan üyelerden birinin, olumlu mu olumsuz mu anlama geldiğini anlayamadığım gülümsemesiydi.

Bir de salondan çıkarken halime acıyanlardan birisinin "sen bir de kalp ilacı al kendine" dediğini hatırlıyorum...

Anlamak için kafa patlattığım dış politikadan hiç soru gelmemiş olması da sevindirici tabi.

Ve sonuç...

Mülakatına girdiğimin kurumdan aldığım son bilgilere göre, tüm heyecanıma rağmen jüriden tam not aldım. Son bir yıldır aldığım en güzel haber bu oldu.. Bir anlamda mülakat fobimi yenmeme de katkısı olabileceğini düşünüyorum.. Umuyuorum...

Teşekkürler...

İyi dileklerini ve dualarını esirgemeyen Pınar, Zeynep, Zeynep Atay, Ayça, Rengin, Tuğba, Nihan, Dilem, Taşkın, Ömer, Gökhan, Deniz Ozan (Ozan sakın canını sıkma seneye kıvıracaksın bu işi eminim), Tolga Abi ve Aliye Teyze'ye

İyi haberi aldığımda, içimde birikmiş olan yoğun enerjiyle sarılmak suretiyle devirmeyte yeltendiğim arkadaşım Ömer'e

İsmini vererek deşifre etmek istemediğim, ancak her koşulda arkamda duran, ve bu meslekten ekmek yememe sebeyiyet veren değerli hocam'a

Tam not veren değerli jüri üyelerine

ve tabi ki Bülent Arınnç'a

TEŞEKKÜRLER

:D

 

 

Yorum (3) Yorum yaz!

Kişiselleştiremediklerimizden misiniz?-1

1/12/2009 ·


           Eksik olan özgüvenlerini kendi özünde aramak yerine, konusunda uzman olduklarını iddia eden insanların iki dudağının arasında bulmayı umut edenler, bilmem kaç yıldızlı otelin lobisini doldurmuşlardır. Boyunlarında yaka kartı asılı, takırdayan topluklu ayakkabılarıyla ortada dolaşıp “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” hesabı etrafa gülücükler yayan görevliler de mekanda volta atarlar. Bir köşede de birazdan seminer verecek olan “kişisel gelişim uzmanı”nın kitapları sıra sıra dizilidir. Piyasa fiyatının üç katına otelin lobisinde yer bulan kitapların başında, gelişeceğini uman “gelişmemişler” grubu ayaküstü okumaktadır.

            Her geçen gün hayatımıza giren yeni yeni kavramları takip etmek zor olsa da, bu değişimi anlamak mümkün. Malum “enformasyon patlaması” yaşıyoruz. Etki alanı atom bombası kadar geniş, radyasyon gibi işliyor iliklerimize. Takip etmek ne mümkün? Ama varlığını hissettiriyor her zaman. Bu patlamanın sonucu yeni sözcüklerle, kavramlarla karşılaşıyoruz gün geçtikçe. “Kişisel gelişim” de bunlardan biri.

            Son hızla artan, biriken ve üstünüze devrilecekmiş gibi tepeler oluşturan bu bilgi yığını içinde kendinizi mi kaybettiniz? Etrafınızda olup bitenleri anlamakta zorlanıyor musunuz? Ve bütün bunlar kendinizi yetersiz, değersiz, aciz hissetmenize mi sebep oluyor? İş yerinde veriminiz mi düştü? Ailenizle ilgili sorunlarınız mı var? İştahınız mı azaldı? O zaman derhal bir kişisel gelişim uzmanına başvurmalısınız. Çünkü bu ve benzeri alakalı- alakasız belirtiler, sizin “gelişmemiş” insan olduğunuzu (bkz: primat) gösteriyor.

Gelişmiş insan olabilmeniz için de kişisel gelişim uzmanlarının konferanslarına, seminerlerine katılmalı, kitaplarına dünyanın parasını saymalısınız. Babanızın hayrına geliştirmeyecekler sizi. Sonra ne mi olacak? Bir anda hayatınız değişecek, haftasına varmadan terfi edeceksiniz, işsizseniz iş sahibi olacaksınız, mükemmel bir kız/erkek arkadaşınız olacak. “Bütün bunlar sihirli değnek değmiş gibi pat diye nasıl olur?” diye düşünmeyin. Adı üzerinde kişisel gelişim. Bir dünya para saydınız o kendini peygamber sanan uzmanı dinlemek için. “Peki ya boyum uzayacak mı?” İşte kişisel gelişim uzmanlarının henüz net bir yanıt bulamadıkları soru bu. Ama gece gündüz çalışıyorlar inanın. Hem uzamasa ne çıkar? Seminerlerin sonunda o kadar gelişeceksiniz ki, boy kompleksinizi kafanızdan atmış olacaksınız. (bkz: yazar)

21. yüzyıldayız, modern yaşam, yoğun çalışma temposu, bütün bunlar tamam. İnsanların beklentileri ve ihtiyaçları boyut değiştirdi, anladık. Meditasyon yapın, zararlı alışkanlıklardan vazgeçin, sağlıklı beslenin, spor yapın da güzel. En azından somut biçimde faydasını görebilir ve bütçenize yük getirmeden yapabilirsiniz. Fakat birilerinin (kimden el aldılarsa artık) kendilerini “uzman” diye tanımlayıp, karşısındakilere de “ilkel insan” muamelesi yapması, üstüne bir de para alması ve bu işin bir sektör haline gelmesi bana anlaşılmaz geliyor. Gerçi şaşırmamak gerek. Kapitalizmin başımıza ördüğü çoraplardan biri bu kişisel gelişim meselesi. Bizi, kendilerince ne kadar iyi geliştirirlerse o kadar rahat sömürürler. Geliştirmek için de önce bir güzel soyarlar cüzdanlarımızı. Şaşırmam ve bekliyorum, yakın zamanda gazetelerin insan kaynakları eklerinde, “geleceğin gözde meslekleri” arasında, kişisel gelişim uzmanlığının birinci sırada olacağı günleri…J

 

Doruk Çakar

Yorum (3) Yorum yaz!

Pahalı İnsan Sendromu

29/11/2009 ·


            Sıcak sohbetlerin eşlik ettiği eğlenceli bir akşam yemeği sofrasında bir grup eski arkadaş bulunmaktadır. Çocukluk, askerlik, okul anıları, memleketin durumu, fenerin hali, yemek tarifleri derken, birbirinden güzel yemeklerle karın doyurulmaktadır. Bir yandan da sesi kısık televizyonda ana haber bülteni izlenir. Güzel yurdumun haberleri de sohbet konularına zenginlik katar.

            Bir süre sonra yemeklerle birlikte haberler de biter, saat akşam 8’i göstermektedir. Herkesin yerinde olan keyfi, sofradakilerden birinin ev sahibine “Televizyonun sesini açar mısın? Birazdan Aşk-ı Memnu başlayacak” demesiyle kaçar. Adamı yerin dibine sokan bakışlar ve aşağılayıcı bir sessizlik kaplar ortalığı. “Sana hiç yakıştıramadık”, “Aşk-ı Memnu mu izliyorsun sen”, “Çok ayıp çok” cümleleri dolaşır etrafta, duyulmaz, görülmez ama hissedilir.

            Ne yapacağını şaşıran misafir “Sonra tekrarını izlerim o zaman” dese de durumu kurtarmaya yetmez. “Porno TV’yi açar mısınız? Bol aksiyonlu +18 film başlayacak birazdan” demiş olsa, bu kadar ayıplanmazdı herhalde. Masanın etrafındakiler sanki o ana kadar felsefeden, sanattan, kuantum fiziğinden bahsediyorlarmış gibi, dürüstçe “ben dizi izliyorum” diyen insana yüklenirler. Bu durumu “pahalı insan sendromu” olarak tanımlamak mümkün.

            “Pahalı İnsan Sendromu”nun semptomları kişiden kişiye değişiklik göstermekle beraber, hastalar çoğunlukla evlerinde gizli gizli Kurtlar Vadisi izleyip arabesk müzik dinlerken, dışarıya karşı koltukaltında bir avuç kitapla dolaşıp, klasik müzik dinliyor izlenimi yaratmaktadırlar. Ülke sorunlarını, yakın geçmişlerini basılı kaynaklardan öğrenmek yerine, ticari kaygılarla piyasaya sürülmüş televizyon dizilerinden “vatanseverlik” duygularını ateşlemeyi tercih ederler. (Soner Yalçın’ın Uğur Mumcu’nun yazdığı kitaplarını kapağını açmayıp da, ağzının suyu aka aka Kurtlar Vadisi izleyen grubu örnek olarak verebiliriz.)

            Pahalı İnsan Sendromu henüz modern tıbbın çare bulamadığı bir hastalık. İleri safhalarda birey, kendinden olan her şeyi iyi, kötü, güzel, çirkin sorgulaması yapmadan reddetmeye başlar. Sendromun kurbanları medya endüstrisindeki yerli yapımlara karşı dudak bükerler -bükermiş gibi görünürler-  ancak yabancı yapımlara karşı saygı ve hayranlık beslerler. Durumu örneklemek için misafirimize geri dönelim. Eğer o bahtsız insan, cümleyi “Birazdan LOST başlayacak” diye kurmuş olsaydı muhtemelen sofranın kaderi bambaşka olacaktı. Birisi yeni sezonda CNBC-E’deki programların ne kadar muhteşem olduğundan bahsedecek, diğeri MONK’un eğlenceli maceralarını anlatacak, hatta “Duydunuz mu Monk domuz gribinden korunuyormuş” esprisi eşliğinde kahkahalar patlayacaktı. Ama olmadı. Kabak yerli dizi izleyen zavallı misafirin kafasına patladı. Göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyi de gururlarına yediremeyen hastalar, tedavi edemedikleri sendromları uğruna arkadaşlarını harcadılar.

            Özünde kişinin kendisiyle barışık olmama durumudur bu. “Özenti” sözcüğüyle de tarif edilebilir. Olmak istediği gibi olamayan, bunu da hazmedemeyen insanların kendilerini yetersiz hissettikleri noktada, eksikliklerini fazlalıkmış gibi göstererek baskın olmaya çalışmalarıdır. Burada sorun kesinlikle insanların zevkleri değil, kendilerine yapıştırmaya çalıştıkları “pahalı insan” etiketinin üzerlerine birkaç beden büyük gelmesidir. Görsel işitsel medya ürünlerini samimiyetle boykot ederek “hiç televizyon izlemem” diyebilenlere (tabi gerçekten izlemeyenlere) saygı duyulmalı. Ancak pahalı insan sendromu yaşayan ve üzerlerindeki etiketin bolluğunu başkalarını aşağılayarak örtmeye çalışanları anlamak zor.

          Doruk ÇAKAR         

Yorum (2) Yorum yaz!

açılım istiyorum

17/11/2009 ·


              İzin günüm saat öğlen 1 civarı. Sıcacık yatağımda pofuduk yastığıma sarılmış zaman öldürüyorum. Mp3 çalarımın kulaklığı kulağımda, kendisi nerede Allah bilir. Bir çift çorabımın iki teki, odamın iki alakasız köşesinde saklambaç oynuyor. Aylardır bitiremediğim başucu kitabım yere düşmüş, hangi sayfada kaldığım belli değil. İnsana (yazar burada insan sözcüğünden kendini kastetmektedir) huzur veren bir ortam. Yataktan çıkmaya üşenmek ile guruldayan midem arasında “kahvaltıda ne hazırlasam” diye geçiriyorum aklımdan. Gözümün önünden patatesli omletler, akıtmalar, zeytinyağlı domatesler geçmektedir ki, sert bir hamleyle odamın kapısı açılır, annem içeri dalar. Odamın bu “insana huzur veren” hali karşısında annemin tepkisi beş yaşımdan beri hep aynıdır: “Bu odanın hali ne böyle? Oda mı ahır mı belli değil. Dağdan mı geldin?”

            Çoraplarımın annemin elinde birbirinin içine geçerek top şeklini alır. Terlikler esas duruşa geçip selamı çakarlar. Yerdeki kitap raftaki yerini bulur.

            “Evet, dağdan geldim. Dağlık (pardon yani) dağınık oda açılımı istiyorum. Hükümet taleplerimi yerine getirmezse onların açılımını bloke ederim, bir daha kimse gelemez dağdan” diyecek oluyorum, annemin anlamayacağını düşünüp susuyorum.

            Anlamıyorum dağdan gelmenin dağa gitmekten daha kötü olma durumunu. Siyasete bakıyorum, suratlar asık, bıraksan bir kaşık suda boğacaklar birbirlerini. Küfürlerin biri bin para. Haklılık- haksızlık kavgasından çok mutluluk -mutsuzluk kavgası bu. Açılım sürecinde dağdan inenlere bakıyorum, yüzlerinde huzurla karışık bir gülümseme var. Ne zafer kazandılar ne devleti böldüler. Yıllardır gelemedikleri yurtlarına dönmenin sevinci var gözlerinde. Bir şey -ci ya da bir şey -ist değilim, liberal hiç değilim. Sadece haberlerde mutlu insanlar görmeyi özledim. Anlatacak oluyorum, susuyorum, anlamayacaklar biliyorum. “Terörist misin lan sen?” diye yürüyecekler üzerime annemin hesabı.

            Annemin bu ithamı yalnızca odamdaki eşyaların karmaşıklığından kaynaklanmıyor. İyi terbiye edilmiş bir genç kız olarak temizlik, titizlik, ev işleri, sofra düzeni, misafir ağırlama gibi konularda gereksiz kuralları öğrenmedeki isteksizliğim karşısında da “Dağdan mı geldin?” cümlesini zikreder. (Burada yazarın annesi, yazarı dağdan inen militanlara benzetiyor, ancak farkında değil.)

            İnsanların niçin dağa çıktıklarını düşünürüm zaman zaman. Sanırım benimkine benzer gerekçeleri vardır. Bu bendeki “cici kız olmama sendromu” dağa çıkmak için geçerli bir bahane olamaz mı? “Hep geldiğimi iddia ettiğin o dağlara gidiyorum anne. Hakkını helal et” diye başlasam veda mektubuma, Ahmet Kaya’nın “beni buralarda arama anne” şarkısından küçük bir eklenti yapsam sonuna. Annem güçlü kadındır, arkamdan ağlar mı bilmiyorum ama ağlarsa da yine anam ağlar. Bu noktada da pek sevgili hükümetimiz görev başında zaten. “Analar ağlamasın” diye “bedeli ne olursa olsun” çıktıkları bu yolda benim “anamı ağlatmazlar” herhalde.

            Annemin ahıra benzediğini iddia etiği odamı, adama benzetme konusundaki yersiz çabaları benim uykuma mal olurken, umutsuzca yalvarıyorum: “Hükümet bile dağdan gelenleri serbest bırakıyor, sen de beni rahat bırak anne ne olur.” Annemin elinde top şeklini almış çoraplarım kafama isabet ediyor. Vazgeçiyorum. Okuldayken dağcılık kulübüne girmeme izin vermemişti annem. Şimdi yorganı kafama çekip dağa çıkıyorum, üzerimde yeşil civcivli pijamalarım. Hava soğuk ve açım. Üzerinde “Made in USA” yazılı erzak kutularından çıkan konservelerle karnımı doyuruyorum, patatesli omletin yerini tutmuyor tabi. Soğuğun etkisiyle sinüzitim azıyor, dağda ağrı kesici bulamıyorum. İnmek istiyorum, yolu bulamıyorum, her taraf sis.

            Tam o sırada bir ışık beliriyor, AK saçlı, AK sakallı biri elini uzatıyor, “gel” diyor. “Nereye?” diyorum, “yurduna” diyor. “O kadar kolay mı?” diye soruyorum, “Kaynanan seviyormuş açılım yaptık, sınırdan girince ‘pişmanım’ dersen sorun çıkmaz” diyor. “Peki ya demezsem?” diyorum, “Demezsen de önemli değil, yeter ki gel” diyor. Bu Mevlana kılıklı adamın yalvarırcasına çağırmasına fazla karşı koyamıyorum, zaten başımın ağrısı da çekilir cinsten değil. Kol kola girip sınıra doğru yürüyoruz. Adam tanıdık geliyor, başbakan olduğunu zannediyorum.

            Sınıra yüz metre kala su tabancamı çıkarıp (yazar silah kullanmayı bilmediğinden, dağda kendisine su tabancası verilmiştir) başbakanın böğrüne dayıyorum, “İsteklerimi yerine getirmezsen açılım sürecini bloke ederim, bir daha dağdan değil militan, koyun bile indiremezsin” diyorum. (Yazar burada kendini Amerikan filmlerinde zannetmektedir) Başbakan korkuyor, bocalıyor, ne istediğimi soruyor. Sıralıyorum: Bağımsız yargı açılımı, Ergenekon açılımı, işsizlik açılımı, yoksulluk açılımı, eğitim açılımı…” aklıma ne geldiyse sayıyorum. Ürken başbakan “Hepsi bu mu?” diye soruyor, “Hayır” diyorum “bir de dağınık oda açılımı yapacaksın.” Başbakan bütün isteklerimi yerine getireceğini, ama sonuncusunun imkansız olduğunu söylüyor, eğiliyor, yalvarıyor onu öldürmemem için. Koskocaman bir başbakanın dizlerime kapanmış hali içimi acıtıyor “Tamam sonuncusu kalsın, sen diğerlerini hallet” diyorum.

            Tam o sıra bulutlar çöküyor tepemize, hava kararıyor, şimşek çakmaya başlıyor. “Yağmur geliyor, açılım ıslanacak, Allah kahretmesin, Allah kahretmesin” diyerek koşup uzaklaşıyor başbakan, sesi dağda yankı yapıyor.

            Gök gürültüsüne sıçrayıp uyanıyorum. Odamın içinde koşuşturup oynayan eşyalarımın hepsi asker gibi dizilmiş. Uyanıp uyanamadığımı anlamaya çalışıyorum. Annemi bu sefer de giysi dolabımın başında, benzer cümleler söylerken buluyorum. “Allah kahretmesin, bu giysiler ne zaman adam gibi katlanacak. Bir de genç kız olacaksın. Dağdan mı geldin?” 

Yorum (2) Yorum yaz!

Grip olun, geberin, ekonomiye can verin!

8/11/2009 ·

“Taziye evinde adaçayıyla karanfil mi ikram edilirmiş ayol? Bir yaşıma daha girdim vallahi” diye başlar birisi. “Sorma kardeş, rahmetli son zamanlarında pek düşkünmüş adaçayıyla karanfile.” diye maydanoz olur ikincisi. Üçüncü ve aklı biraz daha selim olanı da, taziye evinde huzuru sağlamak adına “Düşkün olduğundan değil, domuz gribinden korunmak için her gün bunları içiyordu.” diyerek son noktayı koyduğunu zannederken, “Aaa domuz gribi miymiş”  uğultuları yükseliverir ve herkesin eli ıslak mendillerine doğru uzanır.

            “Aşılanılmazsa beş buçuk milyon kişi ölecek” diye yola düşüldü, aşı ithal edildi. Zaten koruyucu sağlık hizmetlerine fazlaca ilgi göstermeyen yurdum insanı, aşının öldürücü yan etkileri olduğunu ve başbakanımız efendimiz hazretlerinin aşı olmayacağını öğrenince, aşılanmaktan vazgeçti. Belki de doğru yaptı. Komplo teorileri üretme konusunda pek de deneyimli olmayan beynim üretmeye başladı bu sefer: Küresel ekonomik krizden bari ilaç sektörünü kurtaralım ekibi yola düşmüş, domuz gribini icat etmiş, sonra da aşısını geliştirip piyasaya sürmüş olamaz mı? Canımız, sağlığımız kimin umurunda? Aşıdan maksat hastalığa değil krize çare olsun. Büsbüyük şirketlerin koskocan patronları kazanacak, ithal edenler kazanacak, ilaç şirketlerinin çalışanları da az biraz pay alacak ve kriz sona erecek. Yani parası olan daha çok kazanacak, parası olmayangillerden üç beş kişi de “Akıllı olun, aşılanın. Yoksa aha böyle ölürsünüz”ü ispatlamak üzere ölmek suretiyle ekonomiye can verecek.

            Büsbüyük şirketlerin koskocaman patronları, domuz gribinden pay çıkarma organizasyonunda yalnız değiller. Bunun tıbbi maskesi var, anti bakteriyel jeli var, ıslak mendili var, hatta kuru mendili var. Kağıt mendilin lafı geçmişken, domuz gribi, bu boşalıp da semerini yiyesiceler yerine, sokakta mendil satarak okul harçlığını çıkarmaya çalışan çocukların da işine yarasa biraz. “Garibal enfeksiyon” halindeki yaşamlarına ufak da olsa bir katkı sağlasa. Çok şey istiyorum galiba.

            Bu oluşumda küçük esnafı da unutmamak gerekir. Aşıya güvenmeyen kitleleri aktarlara yönlendirme girişimi adına, ana haber bültenlerinde boy gösterip “İncir çekirdeğini okaliptüs yağıyla doldurun. Sabah akşam birer kaşık için” diyenler, babalarının hayrına akıl hocalığı yapmıyorlar muhtemelen. Felsefe aynı: “Grip olun, bitkisel yollarla hastalığı yenmeye çalışın, aktarlara gidin, ekonomiye can verin!”

            Diyelim ki aşı oldunuz (veya olmadınız) maskenizi muntazam taktınız, ellerinizi jel kullanmak suretiyle dezenfekte ettiniz (ya da ettiğinizi zannettiniz), okaliptüs yağlı karanfil tozunuzu içtiniz ama ölüme çare yok. Allah geçinden versin, sayfamızın başındaki kahramanımız gibi bu dünyadan göçüp gittiniz diyelim. Üzülmeye hacet yok. Giden geri gelmez ama ekonomiye can gelir. Bunun mezarcısı var, mezar başında Kur’an okuyanı var, mermercisi var, taşçısı var, tabutçusu var. Onlar da kazansın, ekonomiye can gelsin.

            Siz canınızdan olmuşsunuz kimin umurunda!

Yorum (2) Yorum yaz!

cümlemize

1/11/2009 ·

            Bir cümle yazdım defterime. İlk harfi büyük ve sonunda nokta olan. Kelimelerin arasında da birer parmak boşluk vardı.

 

            Orta yerinden çatırdamaya başladı cümle. Öğelerine ayrılıyordu kendiliğinden… Özne diğer öğelere üstünlük taslıyor, yüklem ise “son sözü ben söylerim” dercesine sert sert bakıyordu oturduğu yerden. Arada kalan zavallı tümleç de ne olduğunu anlamadan bir sağına bir soluna bakıp bekliyordu.

 

            Paragraf başı yapmıştım cümleye başlarken. Başı sonu belli olsun diye. Başta durmak istemedi ilk cümle, açıldı, büyüdü, serpildi ve kağıdın tamamına yaydı kendini. Durulmadı. Yine açtı kendini, diğer sayfalara sıçradı. Her sayfada sadece kendisi olsun istiyordu. Bütün cümleler ona benzemeliydi. Benzemeyenleri benzetmeye çalışıyor, başaramadığında ise kafa göz girişiyordu.

 

            Kendine benzetmeyi başaramadığı cümleleri başka defterlere yollamaya çalışıyordu cümle. Cümlenin başını çeken özne, süt kazanını devirmiş kedi gibi bakıyordu olup bitene. Yapmak istediği bu değildi. Biraz da pişmandı aslında. Ama şimdi durduramıyordu bu kanamayı. Kendisi vicdan azabı çekiyordu, yüklem ise “ya sabır”

 

            Cümlenin ortalığı karıştırmasının tek sebebi olarak görünüyordu özne. Yüklem dayanamadı daha fazla, okkalı bir tokat çarptı özneye. Özne kanadı, arada kalan tümleç ağlamaya başladı. Hızını alamadı yüklem, bir daha vurdu. Ve özne satırlardan yuvarlana yuvarlana kayıp gitti sayfadan. Tümleç ağladı, yüklem de dünyayı kurtarmış gibi gururlanarak gidip oturdu yerine. Noktasını da aldı yanına. Özne artık “gizli özne” olmuştu.

 

            Oysa yüklemi de çekimleyen özneydi. Ona bir biçim bazen de isim veriyordu. Yüklem tek başına yüklenemezdi cümlenin tüm ağırlığını…

 

            Zaman geçti aradan, yıprandı Safalar, yırtılmaya yüz tuttu. Cümle sustu, unutuldu. Yumdu gözlerini usul usul. Uyumaya çalıştı, olmadı. Unutmaya çalıştı kendini, başaramadı. Kaybettiği öznesini hatırladı cümle, ağlamaya başladı. Yüklem sustu, pus oldu. Haklı olmak ile üzgün olmak arasında bir yer aradı kendine yüklem, bulamadı. Tümleç elini yüklemin omzuna koydu yavaşça, “üzülme” diyebildi sadece.

 

            Cümlenin, sayfanın, hatta konuyla ilgili yazılan onlarca metnin içinde en makul davranan yine tümleçti. Gücü yetmese de, sesi çıkmasa da, hiçbir şeyi değiştiremese de kimsenin üzülmesini istemiyordu. Arada kalmışlığın acısını iyi biliyordu. Ve en azından masumdu.

 

            Özneyi öldürmenin verdiği vicdan azabına daha fazla dayanamadı yüklem. Kalemin arkasındaki silgiyle sildi tüm cümleyi. Geriye kalemin izi ve silginin kırıntıları kaldı.

 

            Cümle artık yitik bir cümleydi.     

Yorum (1) Yorum yaz!

İkinci bir emre kadar kentinle gurur duy!

18/10/2009 ·

İkinci bir emre kadar kentinle gurur duy!

 

Sabahın kör saatlerinde uykumun yarısını yastığımın altında bırakıp, kalan yarısını da yolda uyumak üzere yanıma alıp geldiğim duraktaki afişten fırlamış bir parmak, gözüme bir santim kala durdu. “Ne oluyor?” demeye kalmadan, parmağını gözüme sokan adamın kafası üzerindeki yazıyı gördüm: “Kentinle gurur duy!” Emir cümlesi şeklinde yazılan ifadeyi “Hadi amca Allah versin” şeklinde başımdan savdığımı zannederek bindim otobüse. Boş yer bulup oturmuş olmanın sevinciyle, yarım kalan uykuma devam etmek üzereydim ki, aynı adamın, aynı parmağın ve aynı emir cümlesinin otobüsün içine de girmiş olduğunu fark ettim. Boyutu küçültülmüş olarak…

Gün boyu kafama takılan bu emir cümlesini eve gelip google’a yazdığımda karşıma çıkan sonuç daha da komikti. “Kentinle gurur duy” ifadesinden hiçbir şey anlamayan dünyanın bir numaralı arama motoru bana şu tepkiyi verdi: “Bunu mu demek istediniz?:Kendinle gurur duy.”· Sorun gelişmiş teknolojide mi, bilgi bulmayı kolaylaştırıcı araçlarda mı, öznesi olmayan ve gizli öznesi “sen” olan cümlede mi, yoksa cümleyi söyleyen gözlüklü amcada mı bilmiyorum. İnat ve ısrarla ikisini de denedim; “kentimle” ve “kendimle” gurur duymayı. Ve sanıyorum bu şartlar altında ikincisini başarmak daha kolaydı.

Kentimle gurur duymak… Yazarken bile tebessüm etme refleksimi tutamıyorum. Allah başımızdan eksik etmesin, gözlüklü amcamız göreve gelir gelmez ilk icraatını, “geleceğin büyükleri” olan biz çocuklara (o zaman çocuktum) yönelik olarak ortaya koymuş, üzerinde “sizler bizim istikbalimizsiniz. İ.Melih Gökçek” yazan topları okullarda dağıttırmıştı. Ardından Ankara’nın 1973’den beri amblemi olan Hitit Güneşi’ni beğenmeyip, yerine bol camili bol minareli yeni amblemi getirdi. Mahkeme “dur” dedi, gözlüklü amca “durmak yok yola devam” dedi.

  Alt geçit- üst geçit yaptı. Yandaşlarına trilyonlar kazandırdı. Çarkına çomak sokan Emin Çölaşan’a defalarca tazminat davası açtı. Kavşak yapmaya kalktı, trafiğin altını sütüne getirdi. Eski Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın temelini atıp, projesini hazırlayıp, çalışmalarına başladığı Kızılay-Batıkent metrosunun kurdelesini kesmek suretiyle kendi marifetiymiş gibi taraftar topladı. “Ben de metro yapacağım” diye ortaya düştü, proje bitiş tarihi 2004 olan Çayyolu Metrosu’nu hala tamamlayamadı, yüzüne gözüne bulaştırdı.

Gün oldu devran döndü. Üç cumhurbaşkanı, beş başbakan ve on hükümet değişti. Memleketimin başından bir tane “balans ayarı” bir tane de “elektronik” olmak üzere iki adet darbe geçti. Dört genel üç yerel seçim yapıldı. Ama o gözlüklü amca hep yerindeydi. Sevgi ve şevkat dolu kollarını çekip almadı üzerimizden.

Bu arada küre ısındı. Ankara susuz kaldı. “Su uyur, muhalefet uyumaz” dedi, su aramaya gitti. Cemaatle birlikte yağmur duasına çıktı, ama ne hikmettir ki kemik yağmadı. Duası tutmayınca Kızılırmak’tan su getirdi. Bilim adamları, uzmanlar, akademisyenler bu suyun zararlı olduğunu açıklayınca bozuldu, ODTÜ’yü yıkmaya kalktı. Arsenikli suyu musluklara verdiği birkaç gün sonra ortaya çıkınca “söyleseydim müshil içip hastaneye koşardınız” dedi.

Derken bir yerel seçim daha yapıldı. Rakip partinin yüksek oy oranına sahip olduğu iki büyük ilçede sayım yapılırken elektrik kesildi. Oyların bir kısmı sayılamadan imha edildi. İran’da hileli seçim yüzünden halk sokaklara dökülürken, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde birer bardak soğuk ve arsenikli su içildi seçimin üzerine. Takdir-i ilahi işte, yaradan bile razı gelmedi gözlüklü amcanın gitmesine.

Amcamın gönlüne gidecek ama bu emri yerine getiremedim. Kentimle gurur duymayı beceremedim. Bu şartlar altında kendimle gurur duymak daha kolay. Yosun kokan şehrin, penceresinden göl manzarası izlenebilen bir evinde doğmuş biri olarak Ankara’da yaşayabildiğim için, bir türlü saatinde gelmeyen EGO otobüslerinin birinden diğerine 45 dakikada yetişebildiğim için, arsenikli suyu içip hala ölmediğim için, televizyonda yüzünü gördüğümde küfür etmeden kanalı değiştirebildiğim için, bu şehri terk edip gidemediğim için ve arada bir de olsa “Ankara’yı seviyorum” diyebildiğim için

Kendimle gurur duyuyorum!



· Google’da “kentinle gurur duy” sorgulamasında 74, “kendinle gurur duy” sorgusunda 61 bin 9 yüz sonuca erişilmektedir.

Yorum (1) Yorum yaz!

Eylül

13/9/2009 ·

            Her sabahki gibi, kahvaltısında haşlanmış yumurtasını ve reçelli ekmeğini midesine indiren çocuk, şaşkın bakışlarla annesinin yüzüne baktı. Sevinci, hüznü, heyecanı ve burukluğu bir arada hissediyordu. Dişlerini fırçalayıp, evden çıkmadan önce son bir kez aynaya baktı. Aynadaki görüntüsüne yabancı hissetti kendini. Ömrü boyunca onu terk etmeyecek olan kumaş pantolonu ve beyaz gömleği vardı üzerinde. Zamanında annesinin giydiği siyah, ablasının giydiği mavi önlüklere hiç benzemiyordu bu giysiler. Değişim böyle bir şeydi demek ki…

            Okulun bahçesinde kendisi gibi giyinmiş olarca çocuğu gördüğünde, yabancılık duygusu biraz azalır gibi oldu. Meraklı bakışlarla etrafı incelemeye dalmıştı ki, son sesiyle sıraya girmelerini emreden bir öğretmenin sesiyle kendine geldi. Boyu kısa olduğu için en öne koyuverdiler onu. Karşılarında Atatürk büstü, bayrak direği ve mikrofonlu kürsü duruyordu. Mikrofonun kerametini çözmek için uzunca süre yordu beynini ama bir sonuç alamadı. Mikrofonu eline bir alan bırakmıyor, okul müdüründen başlayan uzun protokolün, senelerdir değişmeyen “İlköğretim Haftası” konulu konuşmalarını kağıttan okuma çabaları bitmek bilmiyordu. Nihayet belirli haftanın konuşmaları bitti ve sıra andımızı okumaya geldi.

Bu sefer mikrofonu üst sınıflardan bir öğrenci kapmıştı. Sıra sıra dizili öğrenciler hep bir ağızdan söylenenleri tekrar ediyorlardı. “Türküm” diye başlayan cümle kimilerinin kanına dokunuyordu ve andımızın kaldırılması tartışmaları sürüp gidiyordu. Ama kışın -5 derece soğukta, yazın sıcaktan beyinleri pişerken okul bahçesinde uykusuz gözlerle kaldırım taşı gibi dizilmenin anlamsızlığını tartışmıyordu kimse. Karda yağmurda, çamurda, güneşte, önden aperatif olarak öğretmenlerin konuşmalarını dinlemek; ardından hep bir ağızdan “gür bir sesle” andımızı okumak zorunda olan çocuk için “Türküm” demek ile, başka bir millettenim demek arasında hiçbir fark olmadığını kimse anlamıyordu.

“Değişim” diye gırtlak patlatanların yarattıkları değişim, okula yeni başlayan çocuklarda bile gözle görülür şekilde kendini belli ediyordu. Her şeyin ters gittiği bir süreçte düz yazı diye bir şey kalmamıştı. Bunun yerine çocukların orijinal birer el yazısı olmasının önüne geçen “el yazısı” uygulaması, birinci sınıfta devreye giriyordu. Okuma fişleri de yoktu artık. Ne Ali ata bakıyor, ne de Hasan topu tutuyordu. Değişim vardı, değişiyordu her şey, ama bu değişimin mayası tutmuyordu bir türlü. Tıpkı Hasan’ın topu tutmadığı gibi…

            “Eğitim şart” diyen televizyon reklamlarını ispatlarcasına bir değişimdi bu. Günün birinde çocuk, değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu öğrendiğinde, hiç yadırgamayacaktı bu durumu. Öğrencilik yaşamı boyunca bir türlü sonu gelmeyen, rayına oturmayan ve her eylülde başına farklı çoraplar ören bu değişimlere isyan etme noktasına geldiği zaman, değişim sevdalılarının şu cümlesiyle karşılaşacaktı: “Durmak yok. Yola devam.”

 

            Az da olsa değişmeyen, değişemeyen ve değiştirilmesi teklif dahi olunamayan bir şeyler kalmıştı. Öğretmenlerin “etkili” yerine “kalıcı” öğrenmeyi sağlamak adına yaptıkları ama çoğunlukla da amacına ulaşmayan “ezberleyin gelin” yaklaşımı buna örnek. Önüne çıkan her türlü yazılı metni ezberlemesi istenen çocuktan hayatının geri kalan yıllarında ne kadar verim alınabileceği tartışılmaya değer bir konu olarak bile görülmüyordu. Atatürk’ün hayatı, Gençliğe Hitabesi, İstiklal Marşı’nın on kıtası, belirli gün ve haftalara ait şiirler, muhtelif okul şarkıları, milattan önce var olmuş devletlerin tarihleri, yaptıkları savaşlar ve tarihleri, kurulan, dağılan, yıkılan beylikler, Fatiha suresi, pi sayısı, Pisagor teoremi, ohm kanunu, paskal prensibi, ve tabi en önemlileri beslenme listesi ile haftalık ders programı.. Geleceğin, beyni hard disk gibi çalışan nesilleri işte bu şekilde yetişiyordu.

             

            Çocuğun en çok sevdiği ders Türkçeydi ama en çok bu derslerde canı sıkılıyordu. Kendisi anlatılanı anlıyor, kitabındaki parçaları güzel güzel okuyabiliyordu ama en yakın arkadaşı Mert, Türkçeden hiç anlamıyordu. Mert’in babası Sefer Amca, yan apartmanda kapıcıydı. İki yıl önce köylerinden gelip buraya yerleşmişlerdi. Geldikleri yerde başka türlü konuşuyorlardı. Mert Türkçe konuşmayı biraz biraz öğrenmişti ama okuyup yazmayı beceremiyordu bir türlü. Üstelik okumayı hala öğrenemediği için öğretmen onu sürekli azarlıyordu. Arkadaşının durumuna üzülüyor, ama elinden bir şey gelmiyordu. Türkçe derslerini sevmiyordu, sevemiyordu artık. En sevdiği ders en sevdiği arkadaşını ezip geçiyordu çünkü…

 

            Sıradan bir eylül ayıydı. Ağaçların yapraklarını döktüğü, havaların soğduğu sıradan bir eylül… Değişim vardı, değişiyordu her şey hiç durmadan. Ama gittikçe bu değişim de sıradanlaşıyordu. Tüm değişimlere rağmen her eylül birbirine benziyordu giderek.

Yorum (1) Yorum yaz!

KANAMALI BİR İNSANLIK İÇİN...

28/7/2009 ·

         Kana, iktidar hırsına, savaşa ve gözyaşına bulanmış dünyayı Tanrı en tepeden izlerken, yaratmaya çalıştığı düzenin bu olmadığını düşünüyordu. Tam bu sırada yeryüzünde, savaşın olmadığı bir yerlerde bir çocuk, tarih kitaplarının sayfalarına sıkışmış insanlık dışı olaylarla “milli benliğini” öğrenmeye çalışıyordu. Hangi bölgeyi kaç yılında nasıl fethettiklerini, Viyana kapılarından niçin geri döndüklerini, kaç şehit verdiklerini, hangi padişahların kahraman hangilerinin hain olduklarını ezberleyerek, tarih dersinden geçme çabası veriyordu. Aynı saatlerde bir başka adam da, kafasında ay sonunun nasıl getireceğinin hesabını yaparak, önüne getirilmiş düğün arabasını süslemekteydi. Arabanın kime, hangi amaca hizmet ettiğini umursamıyordu bile.

            Kana susamış insan ırkı etrafında olup bitene, dökülen kanlara çoğunlukla seyirci kalmaya, arada sırada da gelip geçici tepkiler vermeye devam ederken, dünyanın döndüğü her dakika bir yerlerde bombalar patlıyor, çocuklar ölüyor ve gencecik delikanlılar attıkları her adımda bir mayına denk gelerek can veriyordu. Hiçbir şey olmasa bile, cinnet geçiren biri eline silahı alıp önüne geleni vurabiliyordu. İşin sosyolojik, adli, bazen de psikolojik boyutu zaman zaman gündemde kalmayı başarırken, insan kanı oluk oluk akmaya devam ediyordu.  

            İnsan türüne mensup farklı milletler ölümü, acıyı, savaşı ve diğer insanlık suçlarını farklı taraflardan algılayıp değerlendiriyordu ancak sonunda olan insana oluyordu. Ve duyulan acı, akan gözyaşı her millette aynıydı.

            İnsani tepkileri izole edilmiş biçimde ders çalışan çocuk için tarihler ve yer isimleri birinci sırada önem taşımaktaydı. Araba süsleyen adam içinse evinin ödeyemediği kirası…

            Savaşın olmadığı, bombaların patlamadığı yerlerde ise insanların kan ve iktidar hırsını karşılamak için değişik yöntemler geliştirilmişti. Bazı bölgelerde bu yönteme “töre”, “kan davası” gibi isimler verilmişti. Kan dökmek, öldürmek ve kendi türdeşini yok etmek için bu insancıklar her zaman bir bahane bulmuştu. Öyle ki katilin biri “ileride kan davası olmasın diye bütün sülaleyi ortadan kaldırmak istedim” diyebiliyordu.

            İktidar sahibi olma arzusu, başkaları üzerinde egemenlik kurma hırsı, ancak kanla tatmin edilebilen bir dürtü olmuştur. Tarihteki imparatorluklarda da, günümüzün demokrasi havarisi devletlerinde de… Hatta ikili ilişkilerde bile kan, götürmeye devam ediyor gövdeyi.

            “Yaz bitiyor. Ramazan da girince işler kesilir” diye aklından geçiren araba süsleyicisi için bir anlamı yoktu bütün bunların. Ders çalışan çocuk ise “nereden soru gelir” telaşından kafasını kaldırıp, dünyada olup biteni anlayacak halde değildi.

            Arabanın süslerini tamamlayan adam eserinin karşısına geçmiş keyif çayını yudumlarken, neyi, niçin yaptığının farkında bile değildi. Sorsalar “ekmek parası” diyecekti muhtemelen.

            Erkek cinsinin kadın cinsi üzerinde egemen olma çabasının dışa vurumuydu bu tüllerle sarmalanmış araba. Birazdan yola çıkacak, muhtemelen hız sınırını da aşacak, acil durum sinyali verir gibi aralıksız kornaya basarak gürültü kirliliğine neden olacak, peşine takılan 20-30 araçlık konvoyla yolu trafiğe kapatacaktı. Ama olsun! Sonunda erkek cinsi kadın üzerindeki iktidarını kurmuş olacaktı. İki kişinin ortak duyguları yerine, birinin diğeri üzerindeki ezici üstünlüğüne dayanan bu müessesenin kuruluş aşamasında da kana ihtiyaç vardı. Kadının boyun eğmişliğini, teslimiyetini birkaç damla kan temsil ederdi. Bazen bu temsil işi abartılıp çarşaflarla ilan edildiği bile olurdu. Televizyon reklamlarından kırmızı yerine mavi kan lekesi gösterilirken, bir iktidar simgesi olan bu kan gerçek yaşamda en koyu ve en kırmızı haliyle teşhir edilebiliyordu. Kadının teslim olmadığı, birey olma niteliklerini ön planda tuttuğu, (yani en başından kansız başlayan) türüne az rastlanır durumlar karşısında da bazı ilkel ötesi insan toplulukları, kadını söz konusu özgür tutumlarından dolayı öldürmek suretiyle kan dökme yöntemine başvurabiliyorlardı. Bu yönteme de “namus cinayeti” adını vermişlerdi.

            Vampir gibi kana ihtiyacı varı insanların. Kan bulmak için de sayısız bahaneleri vardı. Bir yandan medeniyet, barış, kardeşlik nutukları atılıyor, diğer yandan sebepli- sebepsiz bir ölüm kol geziyordu etrafta.

            Adam “bereket versin” diyerek süslediği arabanın sahibinden, o günkü yevmiyesini çıkartmıştı. Çocuk geçmişti tarih dersinden ama tarih kalmıştı insanlıktan. Her saniye bir yerlerde için için kanıyordu insanlık ve oluk oluk akıyordu bu kan. Kimsenin gücü yetmiyordu kanamayı durdurmaya, ya da kimse durdurmak istemiyordu.

    

           

Yorum (2) Yorum yaz!

mektup

26/6/2009 ·


            Sevgili Öğretmenim,

           
            Bu mektubu uzak yerlerin, uzak zamanların birinden ve bir cenaze töreninin hemen ardından yazıyorum. Mavi önlüğümü giyip, beslenme çantamı boynuma takıp, okul yollarını aşındırdığım o günler çok uzak değil. “Yakın geçmiş” diye adlandırılıyor şimdi, ama bana epey eskide kalmış gibi geliyor. Az zamanda çok şey değiştiği içindir belki.

            Bütün derslerimi “pekiyi” ile geçip, MEB’nın verdiği son ilkokul diplomasını elime almamın üzerinden tam 12 yıl geçmiş. Ben bütün derslerimi geçmiştim ama, sen kaldın öğretmenim. İlk başta hayat bilgisinden…

            Dün bu saatlerde, elimde karanfil demetiyle bir cenazenin başındaydım. (Senin öldüğünü yıllar sonra öğrendim. Mezarının yerini bile bilmiyorum, affet.) Ama dün içimdeki bir ses, beni o cami avlusuna itti. Tabutun içindeki senin gibi bir öğretmen değildi. Fakat çocukların okuması için insanüstü çaba ve emek veren biriydi. Okumanın ve okutmanın ne kadar önemli olduğunu sen öğretmiştin. Bizi okula gönderen anne-babalarımıza teşekkür etmeli, öğretmenlerimize saygıda kusur etmemeliydik. Öyle olmuyordu ama öğretmenim. Şimdi önümdeki cenaze arabasında cansız bedeni ilerleyen insan hasta yatağında, ölüm döşeğinde bile rahat bırakılmamış, aramalarla evi altüst edilmişti. Varlığı bile henüz ispatlanamamış yasadışı bir örgütle ilişkisi olduğu söyleniyordu. Sen bize “yargı bağımsızdır” diye öğretmiştin. Ya yargının bağımsızlığı yalandı, ya da bu bağımsızlık fazla geliyordu ve bağlanması gerekiyordu bir yerlere. Bağlamışlardı da zaten…

            Din dersinden de sınıfta kaldın öğretmenim. Cenazenden bir gün sonra çıkan dini bütün gazetelerin birinde, ölen insanın kafir olduğu yazıyordu. Kafir sözcüğü Arapça küfür ve Farsça gavur’dan türemişti diye hatırlıyorum. Merhume dinsiz olmakla suçlandırılıyordu. Oysa dinimizde ölünün arkasından kötü konuşulmazdı değil mi? Dersin Ahlak Bilgisi kısmına gelince; kendini Allah’a yakın sayan bu gazetenin dedem yaşındaki yazarının torunu yaşındaki kıza tecavüz etmesi hangi dinin ahlak anlayışına sığıyordu acaba?

            Matematikten kalacağını zannetmiyorum öğretmenim ama, matematik bu işin altında kalacak gibi gözüküyor. 74 yıllık yaşantıya 440 tane yayın ve 10’un üzerinde ulusal ve uluslar arası ödül nasıl sığdırılır? Onluk sayı sistemi ve dört işlem bu işin içinden çıkmaya yetmiyor sanki… Matematiğin boyutları çözebiliyorsa bu denklemi, ben razıyım bu sefer 0 alıp kalmaya.

            Bir çocuk değişecek, Türkiye değişecekti. Önce hanginsin değişmesi gerekiyordu acaba? Bu ülkenin bir ucunda silah sesleri arasında büyüyen, hayatta kaldığı için kendini şanslı sayan çocuklardan mı bekleniyordu Türkiye’yi değiştirmeleri? Yoksa geleceklerini ÖSYM’nin yaptığı çeşitli sınavlara bağlayan, düşünme yetileri A, B, C, D, E şıkları arasına sıkışmış gençler mi? Değişecekti Türkiye ama nasıl? Dün sonsuzluğa uğurladığımız insandan başka kim düşünüyordu bunu? Atılan sloganların, cenazeyi kaldıran imamın haber değeri vardı da, bu sorunun yok muydu acaba? Yanlış yerinden mi bakıyorduk yoksa? Doğrusu neresiydi o zaman? Bana doğrusunu kimse öğretmedi. Bitirdiğim okullar, aldığım onca diploma, bu işi çözmeme yetmedi öğretmenim.

            12 yıl geçti aradan sana kısa bana uzun geldi belki.

            Bir kez daha parmak kaldırıyorum şimdi.

            Ben bu işi anlamadım öğretmenim.

            Bir daha anlatır mısın?

Yorum (yok) Yorum yaz!

Hükümsüzdür!

26/6/2009 ·

Polis arabasının renkli ışıkları altında rengi beyazdan mora dönen örtüyü kaldıran cinayet masası memuru, bir yandan da olay hakkında bilgi veriyordu. Çevreyolunun bilmem kaçıncı kilometresinde, yol kenarındaki tarlada bulunan ceset, 30-35 yaşlarında bir adama aitti. Üzerinden kimlik tespitine yarayacak hiçbir şey çıkmamıştı. Yaklaşık 18 saat önce ölmüştü. İntihar mı yoksa cinayet mi olduğu kesin olarak otopsiden sonra anlaşılacaktı. 

 

Olay yeri incelemesinin ardından polis ekipleri bölgeden ayrılırken, ceset de Adli Tıp’a doğru yola çıkarılmıştı. Sıradan bir cinayet gibi görünen olayı gazetelerinin üçüncü sayfalarına yetiştirme telaşındaki gazetecilerin dışında, bir tek cinayet masasından görevli polis memuru düşünüyordu rahmetliyi. Cesedin yüzüne bakmıştı uzun uzun. Günaşırı başına gelen vakalardan biriydi aslında. Üzerinde kimliği bulunmayan ölüyü düşündü kendi kendine…

 

Ceset bir erkeğe aitti. Altı üstüne gelmiş, “efendi ırk” tartışmalarına bürünmüş, kimliklerden hangisine aitti bu adam? Yüzünde bir haftalık sakal vardı, memur değildi büyük olasılıkla. Üzerindeki kıyafetlerden işsiz birine de benzemiyordu. Bilinen tek şey erkek olmasıydı zaten. Dünya nimetlerinden sınırsız faydalanabilenlere erkek, en az 3 tane çocuk doğuran/doğurması gerekenlere kadın deniliyordu. Erkek kimliğinin kadın kimliğinden üstün olma durumu cinayet vakalarında da geçerliydi. 17 yılını verdiği mesleğinde tecavüz edildikten sonra öldürülen bir erkeğe rastlamamıştı. Temiz ve rahat bir ölümdü erkeklerinki.

 

Antenini ayarlamayı bir türlü beceremediği radyosunun parazitleri arasından maçı dinlerken, cesedin yüzü geldi gözünün önüne. “Merhum hangi takımlıydı acaba?” diye geçirdi içinden, cinayet masasının başından gece nöbetini tutan memur. Kimlik tespitine ilişkin henüz bir bilgi gelmemişti. Resmiyette tuttuğu takımın bir önemi olmasa bile, insanın kimliğini belli ediyordu. Savaşa, tezkereye, ırkçılığa, Ak Parti’ye (özür diliyorum AKP’ye) karşı bir takımın taraftarı olması, ölen adamın ne olduğu ya da ne olmadığı hakkında bir şeyler söyleyebilirdi.

 

Güldü kendi kendine polis. Yaşayanları korumaya güçleri yetmeyip de, bu dünyadan göçenlerin ardından uğraşmak mesleğinin en komik tarafıydı. Küçükken “cinayet masası” denildiğinde gözünün önüne annesinin ütü masası benzeri bir masa ve üzerine yatırılıp öldürülen insanlar gelirdi. Bu masayla da polisin bağlantısını bir türlü kuramaz, “cinayet masasında polis varsa niye engel olmuyor?” diye sorardı kendi kendine.

 

 Faks makinesinden gelen sesle uyandı çocukluğundan. Merhumun 31 yaşında ve Hakkari doğumlu olduğunu okuyunca, “işte şimdi yakaladım seni” diye bir kahkaha attı dalga geçercesine. Nihayetinde bu coğrafyanın Hakkari de dahil olmak üzere belli kesimlerine mensup olmak, hiç de iyi bir kimlik sayılmıyordu. Hakkari’de görev yaptığı sırada evinin dış cephesini kırmızı-sarı-yeşil renklere boyayan adamı “bu bölücüdür” diye yaka paça tutup getirdikleri zaman da gülmemek için zor tutmuştu kendini. İlkokulda resim yaparken kullandıkları temel renklerin ülkeyi nasıl bölebileceğine hala aklı ermiyordu. Güneşi sarıya, çimeni yeşile, bayrağı kırmızıya boyarlardı. Milli Eğitim Bakanlığı yasaklamalıydı bu renklerin kullanılmasını. Zira bir araya geldiklerinde “bölücü bir alt kimlik” meydana getiriyordu.

 

Boynu kırılarak öldürülmüştü adam. Muhtemelen gaspa uğramıştı saldırganlarla kavga ederken öldürülmüş, sonra da yol kenarına atılmıştı cesedi. Ailesi de, arayıp soranı da yoktu. Tek odalı evinde yalnız yaşıyordu, ve artık yaşamıyordu.

 

Çalınan kimliği de kaybettiği hayatı da artık hükümsüzdü!

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

AFİŞ

4/6/2009 ·

Gıcırdayan kapıyı açıp evine girdiğinde yüzündeki ifade yine umutsuz ve çaresizdi. Ceketinin cebinden çıkardığı yarım ekmeği sobanın üzerine bıraktı sessizce. Kimse bir şey sormadı. Konuşacak hali de yoktu zaten.

 

Şehre yerleştiklerinin ilk iki yılı işleri yolunda gitmişti. Gündüz inşaatta, geceleri de bir hemşerisinin taksisinde çalışıyordu. Ömrü boyunca dediği gibi “çok şükür” diyordu yine. Üzerine ev yaptıkları arazinin tapusunu alabilmişti çalışırken. Artık kimse kollarından tutup sokağa atamayacaktı onları. Evde bir kap yemekleri de piştikten sonra başka dertleri olmazdı zaten.

 

Arı gibi çalışıyordu. Hızlıydı ve durmak bilmiyordu. Kışlık erzağını, odununu, kömürünü biriktirmişti. Evlerine elektrik bile bağlatmıştı. Diğer komşuları gibi kaçak kullanmıyordu. “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı var onda” diyordu. Doğacak çocuğunu düşünüyordu sadece. “O sefillik çekmesin” diyerek var gücüyle çalışıyor, kazandığını biriktiriyordu. Akşamın bir kör saati eve geldiğinde ayakta duracak hali kalmıyordu ama mutluydu. Kendisinin ve ailesinin hayatı yoluna girmiş gibi görünüyordu. 

 

Her yorulur gibi olduğunda çocuğunu düşünüyordu. Okutabildiği kadar okutacaktı onu. Kendisi elektriği, suyu, yolu olmayan köylerinde üçüncü sınıfa kadar gelebilmişti. Babasının ölümüyle beraber, onun yerine geçmiş, annesinin ve kardeşlerinin geçimini sağlamıştı. İki kardeşini okutup öğretmen yapmıştı tek başına. Şimdi sıra doğmamış çocuğundaydı, babası gibi sürünmeyecekti o.

 

Yaz sonuna doğru, nur topu gibi bir oğlu oldu. “Umut” adını verdi ona. Şu dünyada bir umudu olsun istedi. Yaşamasının, çalışmasının tek bir amacı vardı artık. Yorulmak bilmeden çalışıyor, kazandığını biriktiriyordu. Umudunu büyütmekti tek sebebi…

 

Fakat bir süre sonra işler yolunda gitmemeye başladı. Önce yevmiyeler düşürüldü. “Olsun” deyip devam etti işine. Az da olsa helalinden kazanmayı öğrenmişti babasından. Daha sonra birer ikişer işçiler işten çıkarılmaya başlandı. Sıra kendine geleceğini biliyordu ama isyan etmiyordu yine. İnsan çalışmak istedikten sonra nerede olsa işini bulur diye düşünüyordu.

 

Düşündüğü gibi olmadı ama. İnşaat bir gün durduruluverdi. Az olan kazancı hiçe inmişti. “Allah çalışana rızkını nerde olsa verir” diye düşünüp, umudunu yitirmeden iş aramaya koyuldu ama boşunaydı. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyordu. Bir yanda “kriz” var deniliyordu, diğer yanda “seçim”. Bir yandan iş yerleri kapanıyor, insanlar işsiz kalıyordu, diğer yandan kapılarının önüne koliler, çuvallar bırakılıyordu. Yaz boyu biriktirdiği kömür yetmemiş, kilerdeki erzaklar bitmeye yüz tutmuştu. Yine de evlerinin önüne bırakılanları almıyordu içeri. İhtiyacı vardı ama daha beteri düşkünü de vardı oturdukları mahallede.

 

Kış iyiden iyiye kendini hissettiriyordu artık. Kentin soğuğunu iliklerine kadar hissediyordu. Umut’u hasta olması diye, etraftan topladığı kuru dal, kağıt ne varsa sobaya atıyordu. Konu komşunun getirdiği bir kap yemekle karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı ne zamandır. Komşularında da ellerinde avuçlarında kalmamıştı. Ne de olsa bitmişti seçimler. Şiddetli dolu yağdığı bir gün evin çatışı delinmiş, içeri su almaya başlamıştı. Git gide çürüyordu çatı. Görenler acıyarak “onar şunu tepenize çöker Allah muhafaza” diyorlardı ama onaracak malzeme de yoktu.

 

Bahçeden yakacak toplamaya gittiği bir sıra, muşambadan yapılma kocaman bir seçim afişi bulmuştu. Soğuğu kesmese bile suyu geçirmezdi. Delinen çatıya yama yapacaktı naylondan. Çürüyen damı onaramasa bile, daha fazla nemlenip, deliğin büyümesini önleyebilirdi. Mahallesine dağıtılan yardımları almamıştı zamanında. Şimdi ise seçimden geriye kalan pisliklerle onarıyordu evinin gün geçtikçe çürüyüp açılan çatısını. Dört tane çiviyle bir buçuk metrelik muşambayı döşedi tavana.

 

Üşümüş ve yorulmuştu. Buz tutan ayaklarını sobaya uzatıp sırt üstü uzandı yere. Eskiden köyündeki evin çatısına aynen böyle, boylu boyunca uzanıp yıldızları seyreder, bir de komşu köydeki nişanlısını düşünürdü. Oysa şimdi parasızlığı düşünür olmuştu… Tavana dikti gözlerini. Elektrikleri kesildiği için aylardır yanmayan lambaya takıldı gözü. Gülümsedi acı acı. Sonra muşambadan yapılma afişler onardığı deliğe baktı. Parasını ödeyemedikleri için elektrikleri gelmiyor, tavanda asılı duran lambaları yanmıyordu ama, muşambadan bozma afişin üzerinde sapsarı bir ampul resmi parlıyordu. Varlıkları ile “yok”luklarının üzerinde güneş gibi parlıyordu, muşambadaki lamba. Seçemedikleri hayatlarındaki seçimlerin tüm pisliklerini gözüne sokarcasına… “Büyük düşün” yazıyordu ampullü muşambanın üzerinde. Ama düşünecek hali kalmamıştı artık…

Yorum (yok) Yorum yaz!

BİR FİNCAN KAHVENİN...

4/6/2009 ·

Soğumuş fincanın dibindeki telvede üç tane yol göründü. Birisi silik çıkmıştı, biri kapalı, diğerinin ucu açık ve ferah. Hayat kısa ama yollar uzundu. Nereye çıkacağı belli olmasa da, uzun ve uzak bir yol iyi gelebilirdi. Şehrin bunaltıcı ve kalabalık atmosferi içinde eriyip gidiyordu insanlar ve insanlık… O uzun ve uzak yolu düşledi fincanın sahibi. Etrafta çok sayıda ağaç ve az sayıda araç olan, huzur veren ve huzura varan bir yol… “Hafta sonu izin kullanabilsem” diye geçirdi içinden. Ama hafta sonu kalabalık oluyordu yollar. Ayrıca yetişmesi gereken bir dünya iş vardı.

“Bir haberin var” dedi fincanı elinde tutan kadın. “Hayır mı şer mi bilmem” Uzun zamandır arayıp sormayan hayırsız arkadaşlarını düşündü fincanın sahibi… Hayat zordu tabi. Kimsenin kimseyi düşünecek hali de vakti de yoktu. Boş verdi sonra. Fincanın dibindeki kahve kalıntılarına dalıp, hayatın anlamını çıkarmaya çalışan kadın ağzını açmaya fırsat bulamamıştı ki, “diit diit” sesi duyuldu fincan sahibinin telefonundan. Fincan sahibi kadına baktı, hafif gülümsedi. Kadın da gülümsedi, “bak dediklerim çıkıyor” dercesine gururlu bir ifadeyle. Fincanın sahibi özür dileyerek telefonuna gelen mesaja baktı. Mühim haberin ne olduğunu merak etmişti.

KİMDEN: … Bankası

MESAJ: “Kartınızın aylık borcu …YTL ve son ödeme tarihi ../../2009’dur”

Bir gelen mesaja baktı, bir de falcı kadının yüzüne. Telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktı. “Eee sonra?” dedi.

SMS yoluyla kendine güveni gelen kadın bu sefer daha ciddi bir ifadeyle “Kalabalık bir ortama gireceksin” dedi. Sonraki ay şirketin yıllık değerlendirme toplantısı vardı, bilmem kaç yıldızlı otelin birinde. Yolda görse selam vermeyeceği bir yığın takım elbiseli adama ve dantel çoraplı kadına güler yüz göstermesi ve sorumlu olduğu departmanın bir yıl içerisindeki çalışmalarını anlatması gerekiyordu. Falcı kadın söyleyene kadar neredeyse unutmuştu. Söz konusu “kalabalık” toplantının ardından terfi etmesi muhtemeldi ama yoğun şekilde tiksiniyordu bu tür toplantılardan. Terfi, daha fazla maaş demekti ama, aynı zamanda bu sözcük daha fazla sorumluluk ve daha fazla mesai anlamlarına da geliyordu.

“Senin yüreğin kabarmış” dedi falcı. Fincanın bir köşesine karınca yuvası gibi yığılmış kahve artıkları genellikle bu şekilde yorumlanıyordu. “Bir sıkıntın var ama atıyorsun yavaş yavaş” dedi bu sefer, kahverengi gözleriyle kahvenin analizini yapan kadın. Masasında onu bekleyen evrakları ve incelemesi gereken sayısız raporu düşündü fincan sahibi. Kim bilir kaç kez o dosyaları parçalayıp çöpe atmak, bilgisayarındaki tüm dokümanları shift+delete yapmak geçmişti aklından. İçinden çıkamadığı için, içine dert olan sıkıntı buydu herhalde.

“Birinin gölgesi var yüreğinde. İsminde X harfi olan biri” dedi falcı kadın. Gerçek olan hiçbir şey kalmamıştı yüreğinde ya da kendi yüreği sahteydi fincan sahibinin. Vücuduna kan pompalamaktan başka işlevi kalmayan yüreğini yokladı. Gençliğinden kalma aşk kırıntılarından ve ilişkilere dair umutsuzluğundan başka bir şey bulamadı orada. “Şair haklıymış” diye geçirdi içinden, yarınlara bırakmıştı sevgileri, şimdi de yoğun bir güvensizlik besliyordu 21. yüzyıl aşklarına karşı. Sonra içinde “X” harfi olan isimleri düşündü, bulamadı bir şey… “Nasıl biri bu X” diye sordu fincanın kalpsiz sahibi. “Boyunu posunu bilemem ama sende iz bırakan biri” yanıtını verdi falcı kadın. Beyninde o kadar çok yük vardı ki, yüreğinde neyin izinin kaldığını anımsayamadı bir türlü. “Umut var mı peki?” diye sordu bu sefer. “Umut her zaman var” yanıtını aldı. Sevgiye dair umutlarını yitireli yıllar olmuştu ama, bu yanıt yine de mutlu etmişti onu.

“Bir dilek tut içinden” dedi kadın, kahve fincanın tabağını evirip çevirirken. Her zaman sağlık, huzur ve başarı dileyen fincan sahibi bir yenilik yapıp “mutluluk” da diledi bu sefer, mutluluğun tanımını kendisi bile yapamazken… “Üç vakte kadar gerçek oluyor” yanıtını alınca da şaşırmadı.

Hesabı ödeyip falcı kadının yanından ayrılırken, bol şekerli ve acımsı kahvenin tadı hala ağzındaydı. Dışarıda yağmur başlamıştı hafiften, etrafa toprak kokusu yayılmıştı. Arabasını olduğu yerde bırakıp eve doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Durup uzun uzun gökyüzüne baktı, gözüne giren yağmur damlalarına aldırmadan. Bir sigara yakıp yağmurun sesini dinlemeye daldı. Kahve fincanında görünen kalabalığı, üç tane yolu, ve isminde X geçen insanı düşündü. Sebebini anlayamadığı bir gülümseme belirdi yüzünde. “Kahve artığından geleceğe ilişkin ne çıkar ki” diye geçirdi içinden, fazla aldırış etmemeliydi kadının söylediklerine. Ama bir noktada haklıydı galiba.

Umut her zaman vardı…  

Yorum (yok) Yorum yaz!

ÇÖP TENEKEM

3/2/2007 ·

            Çöp tenekesindeki kağıt yığınları gözüme takıldı. Çoğunluğu ders çalışırken harcanan ve kenarlarına deşarj olmak amacıyla çeşitli resimler çizilmiş kağıtlardı. Kurcaladığım zaman aralarından biraz daha ele avuca gelen yazılar, şiirler de çıktı. Muhtemelen gecenin bir saati, uyku tutmayan bir depresyon hali içerisindeyken, ya da yarım şişe şarabın etkisiyle yazılmaya başlanmış ve sonu gelmemiş satırlardı… Ne tuhaf. Hayatta sonu gelmeyen şeyleri çöpe atıyoruz hep… Yarım kalmış öyküleri, sonrası belirsiz aşkları, tamamını dolduramadığımız kağıtları uzaklaştırıyoruz yaşantımızdan.

            “Bir ton kağıt için 17 ağaç kesiliyor.” sloganıyla özdeşleştirdim durumu ister istemez. İçim “cız” etti birden. Altı üstü 10 tane dersin toplam 30tane sınavına girip çıkmıştım. Arada bir de aşık olup kendimce edebi cümleler karalamıştım. Ve önümde iki poşet dolusu atık kağıt duruyordu. Kaç tane ağacın, kaç tane körpe fidanın kesilmesine sebep olduğumu düşündüm ve inceden bir vicdan azabı baş gösterdi bünyemde. Gereksiz bir duyarlılıktı alında. Zira Acaristanbul’da villam yoktu!!!

            Bir ağacı kesmek bir insanı öldürmekle aynıdır. Baharda yeni yeni filizlenmeye başlayan bir ağacı kesmek, 17 yaşındaki bir insanın ömrünü elinden almakla eşdeğer… Aslında insanlığın kendi sonunu kendi hazırlaması sürecidir bu. Kesilen her ağaç, yağmalanan her orman, soyu tükenen her canlı türü, kuruyan her ırmak, her göl bu sürecin bir parçasıdır, yavaş yavaş ve sinsice tehdit etmektedir dünyadaki yaşamı. Daha hayatının baharındaki bir insanın eline silah verip adam öldürtmek de budur aslında. Altında “derin devler” ya da yasa dışı örgütler aramaya gerek de yok. Geleceğini, umutlarını, yaşama sevincini kaybetmiş bir insana bunu çok rahat yaptırabilirsiniz..

            “Ulvi” amaçları uğruna birileri bir yerlerden çalıyor geleceğimizi… Güzel manzaralı lüks bir villa uğruna ormanlarımızı, “vatan-millet” uğruna da gencecik insanlarımızı çalıyorlar hayattan göz göre göre… Çalan, çırpan, yağmalayan, öldürtenlerin ardından da hiçbir güzellik kalmayacak üstelik.

            Çöp kutusundaki kağıt yığınlarının içinde iki renk ağır basıyor; beyaz ve siyah. Beyaz A4 dosya kağıtları üzerine siyah pilot kalemle (ya da siyah kartuşla) yazılmış ve üzerine dökülen birkaç damla çay yüzünden ya da yazıcının azizliğine uğradığı için çöp kutusuna atılmış kağıtlar duruyor karşımda… Beyazın saflığı, duruluğu, güzelliği ve siyahın asaleti karşı karşıya geliyor hep. Beyaz daima saf ve temiz olarak algılanır. Masa örtüleri beyazdır, deterjan reklamlarındaki çamaşırlar beyazdır, gelinlikler beyazdır. Önyargılardan uzak, kirlenmemiş, yok olmamış duyguları temsil eder. Oysa siyah öyle değildir. Asaleti ve ciddiyeti öne çıkarır. Soğuktur, kiri ve lekeyi belli etmez. Fazla kilolarımızı örttüğü için tercih sebebidir. Siyah karanlıktır, gecedir, kötülüklerin, kirli işlerin üstünü kapatır hep. Beyaz giysiler güzeldir mesela ama çabuk kirlenir. El değmemiş ormanlarımız da saftır mesela, şehrin tüm gürültüsünden uzak tertemiz alanlardır. Ama ağaçları kesen biçen ve villa yaptıranlar karanlıktır. 17 yaşındaki beyaz bere takan çocuk da saftır, temizdir, yüreği her türlü güzelliğe açılabilir. Ama onun eline silah veren, cinayet işletenler karanlıktır, gencecik bir insanın hayatına kıyanlar karanlıktır.

            Çöğ kutumdaki kağıtları da kurcalamayacağım bir daha.. Zira çöpe atılan her şey içini karartıyor insanın…

 

 

Doruk Çakar

Yorum (yok) Yorum yaz!

"hayatta en çok babamı... sevemeim bir türlü"

28/8/2006 ·

 

Can Yücel'in “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirini ilk okuduğumda şaşırmıştım. O ak sakallı,her dem sarhoş, inatçı, uzlaşmaz, dev gibi adama baba sevgisini bir türlü yakıştıramadım. Çünkü isyan duygusu sonradan kazanılan bir erdem değil, doğuştan gelen bir zenginliktir.Hayatta en çok babasını seven Can Baba'nın o küçücük, tıfıl halini düşündüm. Muhakkak çarpık bacaklıydı, haylazdı, büyük ihtimalle o gür sakallar da yoktu yüzünde. Büyüyünce çıkmıştır. Kendi çocukluğum geldi gözlerimin önüne. Evdeki perdeleri diklemesine kesen, mutfağı tutuşturan, her bulduğu ilacı divanın altında içen, inşaatlardan demir çalan, çöpçüyü bacağından bıçaklayan ve annesinin kafasına soba demirini vurup on beş gün yoğun bakımda Azrail'le cebelleşmesine neden olan bir çocuk, hayatta en çok babasını sevecek değildi herhalde. Herhangi birini sevme ihtimali de düşüktü zaten. Gerçi o yıllarda baba yürürlükte değildi. Sevgi sıralamasına bir tek anne girebiliyordu, o da üçüncü sıradan. Çünkü öğretmenler, o buruşuk yüzlü sistem bekçileri önce Allah, sonra Atatürk, sonra annem… diye bir nakarat ezberletmişlerdi biz çocuklara. Bu nakaratı da söylemedim hiç. Yalnızca sıralama bozuk olduğu için değil, sevginin sıralanamaz bir şey olduğunu bildiğim için… Sonra ne oldu? O çocuklar büyüdüler.

Birinci sırada Allah'ı sayanlarla, birinci sırada Atatürk'ü sayanlar birbirine girdi işte. Danıştay arada kaldı.. Ne Danıştay'ı ya, dilim sürçtü, anne arada kaldı, arada kaynadı hatta… Biraz daha büyüyünce, diyelim Can Baba'nın şiirini üçüncü, dördüncü kez okuyacak olgunluğa erişince hadiseyi anladım. Adam babasını görmediği için sevmiş. Bir yerde o şehir senin, bu şehir benim dolaşıp duran bir maarif müfettişi, diğer yanda baba hasretiyle yanıp tutuşan bir çocuk. Tamam dedim, sevgiden çok özlem var burada. Çünkü insan en yakınındakini değil, en uzağındakini sever. Hatta ulaşamadığını sever. İnsana en yakın olan kişi kendisidir. O yüzden kendisini kolay kolay sevemez, hatta bulduğu her fırsatta hırpalar... Babam hiçbir yere gitmediği, hep zebella gibi başımda durduğu için onu sevme ihtimalim olmadı.

Kendimi sevdim mi peki? Hayır. Çünkü sevemeyeceğim kadar yakın bir mesafede duruyordum kendime. O yüzden çok hırpaladım kendimi. Hırpık olup çıktım sonunda! 
Şimdi düşünüyorum, hatta başka babalara bakıyorum göz ucuyla; ne halt ettim ben diyorum… Keşke sevseymişim diyorum. Keşke…

AKP Edirne milletvekili de bir baba mesela. Onu seven oğlu yanlış park yapınca polis müdahale edebilir mi? Eder tabii. Sonra da paşa paşa açığa alınır. “Sen Benim Babamın Kim Olduğunu Biliyor Musun?“ Cumhuriyeti burası. Yüksek Mevkilerde Dayım Var şehri. Bir Telefonla İşini Bitiririm kasabası… Keşke sevseymişim dediğim babam askerdi. Bir gece, artık ne işimiz varsa o saatte, babamın birliğine gitmiştik. Nöbetçi tanımadı babamı, babam da parolayı bilmiyordu… Sivil giysiler içinde, ben bu birliğin komutanıyım dediyse de, asker kapıdan içeri almadı bizi. Geri döndük. Ertesi gün babamın o askeri yanına çağırdığını, görevine bağlılığından dolayı kutladığını, sonra da askerliği bitene kadar yanından ayırmadığını, yani adama kebap bir askerlik yaptırdığını öğrendim. 

Sel baskını ise ayrı bir macera. O zamanlar Alemdağ şimdiki gibi değildi, dağdı sahiden. Kışın ortasında yolların sularla kaplandığı olurdu. Babam makam arabasının şoförüne gidelim demiş, su seviyesi yüksek değil, geçeriz. Asker inat etmiş yolda kalırız, geri dönelim diye. Yürü demiş babam, bana güven, eğer bu sudan geçemez de yolda kalırsak birliğe kadar seni sırtımda taşırım… Yolda kalmışlar tabii. Babam da almış eri sırtına, dört kilometre yürümüş öyle… Eri sırtında taşıyan bir albay olarak tarihe mi geçti peki? Hayır. Bu olaydan bir süre sonra, bambaşka sebeplerle tayin edildi. Sağ görüşlüydü babam. 12 Eylül kıyametinde, daha on altı yaşındayken bir cemse dolusu askerle evimizi çepeçevre kuşatıp beni o meşhur 141, 142. maddelerden yargılamak üzere götürdüklerinde, birkaç saniyeliğine göz göze gelebilmiştik babamla. Daha birkaç gün önce duvarımdaki Che posterini parçalayan babam, elini omzuma koydu, düşüncelerine katılmıyorum ama her zaman yanındayım, hiçbir şeyden korkma, inandığın şeyler için mücadele et dedi. Hayatta en çok seni sevemediğim için pişmanım baba. İki arada bir derede söylediğin o sözler sayesinde aylarca ayakta kalabildim, işkencelere direnebildim. 
Sonra, epey zayıflamış, avurtları çökmüş, iki büklüm yürüyen on altı yaşındaki bir çocuk olarak çıktım Selimiye Kışlası'nın kapısından. Karşıdaki duvarda oturan babamı gördüm. Benden daha fazla zayıflamıştı.Sarıldık birbirimize. Bugün beni bırakacaklarını nerden biliyordun da geldin, diye sordum. Bilmiyormuş. Aylardır oturuyormuş bu duvarın üstünde. 

Bir kez bile sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun cümlesini kurmadım hayatta. Kuramazdım zaten. Babam, babam olmaktan vazgeçerdi o anda. Ama inanmadığı düşünceler uğruna acı çeken oğlunu sonuna dek destekledi. O yüzden de düşüncelerimden dolayı başım belaya girdi hep. Trafik cezası yazmaya kalkan polislerle cebelleştiğim, ya da arkadaşlarımın tecavüz ettiği kızı kameraya çektiğim için hiç yargılanmadım. 

Can Baba'yı daha iyi anlıyorum şimdi. Sadece Türkiye'nin Can Yücel'i olduğu için değil, hayatta en çok babasını sevdiği için de saygı duyuyorum ona.
Keşke Can Baba'nın tırnağı kadar olabilseydim de, hiç çekinmeden hayatta ben en çok babamı sevdim diyebilseydim… Keşke…

 

Altay Öktem

www.altayoktem.net

Yorum (yok) Yorum yaz!

"her anne faşisttir"

28/8/2006 ·

 

İnsanı kim yoldan çıkarır? Tabii ki kötü arkadaş! Peki nasıl bir şeydir bu kötü arkadaş, neye benzer, ne yer, ne içer? Benim bazı tahminlerim var bu konuda. Sanıyorum korku filmlerinden fırlamış zombi gibi bir şeydir bu kötü arkadaşlar. Acayiptirler. Düşünsenize, adam hem arkadaş, hem de kötü. Allah düşmanımın başına vermesin! Seni içkiye, uyuşturucuya, sekse, kavgaya, gürültüye, hatta cinayete alıştırmak üzere görevlendirilmiş bir çeşit tuhaf yaratık. Zaten kötü arkadaşın bütün amacı başkalarına arkadaş kisvesi altında yanaşıp onları kötülüğe sevk etmektir. İş edinmişlerdir bunu.

Bu ne ya? Pamuk prensese zehirli elma yediren cadı masalının çok mu etkisinde kalmış bizim yöneticilerimiz, medyamız, özellikle de ana babalarımız? Yoksa bir şeylerin etkisinde kalmamışlar da, kendi kötülüklerinin üstünü örtmek için hayali arkadaş mı uyduruyorlar?

Kötü arkadaş lafı, kendini bilmez büyükler tarafından zart diye hayatımızın ortasına oturtulmuş bir kavram. Yalan, hatta yapyalan, tamamen uydurma bir kavram. Bana arkadaşını göster sana kim olduğunu söyleyeyim şeklindeki deyimi de anmak gerekiyor konunun burasında. Hatta anmak değil, hafiften bozmak gerekiyor. Bana ananı babanı göster sana kim olduğunu söyleyeyim diyorum mesela ben. Hem de herkesin önünde, açık açık diyorum. Hatta bana müdürünü göster sana kim olduğunun söyleyeyim, bana başbakanını göster sana kim olduğunu söyleyeyim… diye uzatırım istersem. Uzatmakla kalmaz, pat diye kim olduğunuzu da söyleyiveririm yüzünüze!

Geçenlerde fazla dozdan ölen genç ve güzel bir kız yüzünden ortalık yine karıştı. Televizyonlar, gazeteler hemen bu makbul konunun üstüne atlayıp aileleri pilli fenerlerle kötü arkadaş arama turlarına davet ettiler. Bu arada, yukarıdaki genç ve güzel lafını özellikle kullandığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Yaşadığımız çağda ölüler değil, ölülerin fotoğrafları önemlidir. Yaşlı ve çirkin adamlar uyuşturucu kullanmıyor mu, ölmüyorlar mı sokak aralarında? Ya da alkolden karaciğeri infilak eden bet suratlı kimse yok mu bu memlekette? Niye haber olmuyor bunlar? Niye o çirkin portrelerini çarşaf çarşaf görmüyoruz gazetelerde? Evet, onlar öldükleriyle kalıyor. Kimse çıkıp da bu elemanların kötü arkadaşları var mıydı, hadi onları avlayalım demiyor…

Allahaşkına, hiç sokakta kötü arkadaş gördünüz mü? Mesela bakkalın yanındaki sokağa sapıyorsun, o da ne… Aniden bir kötü arkadaş çıkıyor karşına… Yüzünden kötülük akıyor, gözlerinden fenalık fışkırıyor… Ayaküstü bıçak sallama sanatının inceliklerini, falçatanın keskin ucunun saplanma açısını öğretiyor sana, bu arada cebinden çıkardığı bir avuç ne idüğü belirsiz hapı dolduruyor ağzına…

Kötü arkadaş diye bir şey yoktur. Yanlış av peşindesiniz efendiler. Silkelenin de yüzünüze bakın aynada… Kötü olan, çekirdek aile zırvalığının neferleri olarak ortalığa salınmış ana babalardır. Her anne faşisttir bir kere. Çocuğunun kendi anlayışının dışında bir kişilik geliştirmesine, açıkçası ayrı bir birey olmasına hiçbir anne izin vermez. Aslında elinde değildir bu. Sistem, çocuğunu robotlaştırmak üzere görevlendirmiştir anneyi. Anne, hayatta bir insanın karşılaştığı ilk baskı unsuru, ilk politik travmadır.

Babayı saymıyorum bile. Eve ekmek getirmek ve o ekmeğin boğazınızda kalmasını sağlamak için görevli dış kapı tokmağıdır baba. Töreler gereği sizi sevmez. Okşamaz. Kucağına alıp pışpışlamaz. Disiplin bozulmasın diye sert takılır. İhtiyaçlarını karşılamakla görevlidir ve ha bire harçlık verir. Biraz büyüdüğünde asilik yapıp babana karşı çıkma cüretini gösterebilirsen eğer, “Ne diyorsun ulan, neyin eksik… Her istediğini almadım mı…” diye gürler. Bir çocuğun ayakkabı parasına, kaşarlı tosta ve uzaktan kumandalı arabaya asla ihtiyacı olmadığını, içten bir gülümsemenin, yapay olmayan bir sevginin bunların açığını bir anda kapatacağını anlayamaz baba. Anlasa, baba denmezdi zaten ona.

Kötü arkadaş, geleneksel aile yapısının baskısından ya da geleneğe uyamayan aile yapısının dağılmışlığından (aynı şey ikisi de) dolayı kendini sokaklara atıp sersem sepelek çıkış yolu arayan iki çocuğun, bir diğerine göre durumudur. Her ikisi de diğerinin kötü arkadaşıdır. Aslında ikisi de iyidir. Peki anneleri, babaları için aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

Kötü arkadaş, ya da kötü arkadaşa uyduğu iddia edilen öbür arkadaş, her ikisi de bir kurumun ve o kurumun çürüttüğü bir adet erkekle bir adet kadının kurbanlarıdır sadece.


Altay Öktem

Yorum (1) Yorum yaz!

"1 numaralı şişe"

28/8/2006 ·

            

            1numaralı şişeyi buldum!Ne alakası var diyeceksiniz ama 1 numaralı şişeyle , daha birkaç gün önce 25. yılını coşkuyla idrak ettiğimiz 12 Eylül  arasında tuhaf bir bağ var.Hem de kan bağı!

            Tamam, Coca Cola çok lezzetli, şişesi de güzel.Kapağından da bedava çıkıyor arada bir, oda iyi;ilaç gibi geliyor…Festivallere falan sponsor oluyor, buna da itiraz etmem.Yoksa The Cure’u Apocalypttica’yı  hele hele  nasıl dinlerdim Korn’nu canlı canlı.

            Bu canlı lafına sinir oluyorum aslında.Son yıllarda moda oldu ya; canlı müzik!Daha önce sadece balıkçılar kullanırdı bu terimi; canlı balık şeklinde.Yani denizden yeni çıkarılmış, henüz ölmemiş,tezgahın yada leğenin içinde can çekişen balık manasında.Hemen yemeğe niyetlendiysen kendin koparacaksın başını.tuhaf ama kopuk kafa asla kıpırdamaz, ama kopan vücutsa son bir gayretle bir iki tur atara tezgahın üstünde.İnsanoğluna vahşiliğin sınırı yok.Ha üç bin yıl önce, ha üç bin yıl sonra.zerre değişmiyoruz.eskiden çaput bağlardık tenasül organımıza, ayağımız çıplaktı.şimdi blue jean giyiyoruz ayağımıza converse, bütün fark bu.kan görünce kendimizden geçiyoruz ama.birbirimizin kafasını koparmazsak balığın, kuşun kafasını koparıyoruz.DNA’mız bozuk!

            Yine daldan dala atladım, farkındayım.hemen geri dönüyorum.canlı balıktan canlı müziğe, oradan 12 eylül ve coca cola’ya yumuşak bir geçiş yapıp son bir cümleyle bağlıyorum konuyu…

            Canlı müzik lafına bir türlü alışamadım. Ne yani müziğin cansızı da mı var? Tabii ki yok. Söyleyen kişi canlı anlamında kullanılıyor bu terim. Yani banttan çalmıyoruz şarkıları, ciddi ciddi şarkıcıyı buraya getiriyoruz,artık org mu olur,klasik gitar mı, ut mu… veriyoruz eline hem tıngırdatıyor hem söylüyor içtenlikle. Capcanlı, etli butlu bir şarkıcı var, gözünün önünde söylüyor şarkısını. Kâh bağırıyor, kâh kısık sesle romantik şarkılar icra ediyor size. Adam canlı, inanmazsanız elleyin…

            Bu ne ya? Canlı müzik!

            Coca Cola, dünya gözüyle kolay kolay göremeyeceğimiz grupları getiriyor, canlı canlı çaldırıp söyletiyor. Coşuyoruz. Kâh saçlarımızı savura savura headbang yapıyoruz ben hariç, (bkn: kellerin kaderi) kâh pogo yapıp zıplıyoruz birbirimizin üstüne. Eğleniyoruz. Sahiden eğleniyoruz şaka değil. Üç yıldır sürüyor bu müzik ziyafeti.

            İyi de sendikalı işçileri işten çıkarıyor, yasa falan da tanımıyor bu şirket… Hele uzak Afrika ülkelerinde işçileri ayartan sendika liderleri,  artık ecelleri mi geliyor aniden bilinmez, sokaklarda patır patır kurşunlanıveriyor. Gerçi kapitalizmin ruhuna uygun şeyler bunlar. Kapitalizm nedir diye soracak olursanız hemen yaparım tanımını: Kâr’ına göz dikene nalları diktiren sistem.

            Toplumcak yirmi beşinci yılını idrak ettiğimiz 12 Eylül de bütün bir kuşağın nalları dikmesine, sağ kalanlarında işkenceden inim inim inlemesine neden olan bir dikta rejiminin başladığı gündür. O dönemde yaşayan herkes az ya ada çok nasiplenmişti bu şiddetten, bu dönemde yaşayanlarsa dünyadan haberi bile olmayan, apolitik, marka düşkünü, cool tipler olarak çıktılara tornadan, bu 12 Eylül mayası tuttuğu içindir.Yani siz öyle olmadınız, sizi öyle yaptılar!

            O dönemdeki gençlerden sağ kalanlar hatırlar; günlük dilde çok kullanılan, hepimizin aşina olduğu tanımlar vardı… Filistin askısı, falaka, elektrik,  çamur banyosu, bok çukuru… Bir de tuhaf bir yöntem vardı; affedersiniz, sorgusu yapılan şahsın makatına cola şişesi sokarsın, iyice ittirirsin, o bölgedeki damarlar patlar ve kanamaya başlar. Cola şişesi kanla dolar. Evet , 12 Eylül, bir sürü şeyin yanında bir de şişelenmiş insanlar bıraktı bize miras olarak.

            Evet düşünüp durdum… Bunun Yedigün’ü var, Schweppes’i var, Çamlıca’sı var, hatta Kızılay maden suyu, Tikveşli ayranı var.. Bunca zengin seçenek varken neden ille de cola şişesi kullanılırdı işkencede? Nasıl bir alışkanlıktı, nasıl bir kan bağıydı bu?

            Evet sonunda 1 numaralı şişeyi buldum!

            25 yıl önce k.çımıza sokulan şişeydi o.

 

ALTAY ÖKTEM

www.altayoktem.net

Yorum (yok) Yorum yaz!

"finaller bitsin, sevişiriz"

28/8/2006 ·

 

İnsan hayatı erteleme ve ertelediği şeylere bir daha kavuşamama üzerine kuruludur. Bu cümlenin fiilini çok sevdim; evet, insan hayatı kuruludur. Çalar saat gibi. Yemeye, içmeye, sevişmeye, evlenmeye, askere gitmeye, işe yetişmeye, para kazanmaya, kazandığını harcamaya ve ölmeye kuruludur. İnsanın nasıl biyolojik ritmi varsa, hayatın da toplumsal ritmi var. Dakika şaşmaz. Ritim bozulmaz.

Oysa bozulmayan bir ritme kim katlanabilir? Ritim, başlı başına bir bozukluktur zaten. Gerçek bir bozukluk.

O yüzden hayatı ertelemeyi sevmiyorum. Sokakta biri omzumdan tutup beni kendine çevirse ve “nereden geliyorsun?” diye sorsa, “Kurbağaları ürkütmekten geliyorum,” derim. Bunu hiç çekinmeden, damdan düşer gibi söylerim. Yalan olup olmadığına aldırmam. Çünkü kurbağaları ürkütmekten gelmenin yalan olan şekli bile güzeldir. Çok güzeldir.

Yıllar, yıllar önceydi… Cümleye masal anlatır gibi başladım ama Yunan trajedisi gibi bitireceğime eminim. Sevgilimin biri, yani o zamanlardaki asli sevgilim yukarda başlık olarak kullandığım cümleyi söyleyivermişti yüzüme karşı. Elbette o zamanlar bunun bir yazı başlığı olacağını bilmiyordum. Öylesine söylenmiş bir söz, çarpık bir ideolojik yaklaşım olarak görmüştüm bunu. Finaller bitsin, sevişiriz demenin neresi ideolojik diye düşünüp şaşırmayın. Hayatı ertelemek basbayağı politik bir tutumdur. Sevişmeyi ertelemek ise en azından ayıptır. Pis bir şeydir, aşağılayıcıdır, bunalıma sokucudur. Genelde öyle midir bilmiyorum ama ben girdim bunalıma. Şimdi gencecik bir delikanlıyı bunalıma sokmak politik bir tavır değil midir? Karşı tarafta yer almaktır en azından. Görüyorsunuz, birlik beraberlik zor ama bölünmek kolay. Sevişememek bile ortadan ikiye ayırabiliyor insanı.

Demiştim ki sevgilime; finallerden sonra sevişmek, bir daha asla sevişememektir. Çünkü sevişmek kurguya gelmez. Ertelenmez. Bana kalırsa ne finallerden önce, ne de sonra… Tam da finaller esnasında sevişelim. Tamam, hoca sınıftan atar bizi, düpedüz kalırız o dersten. Ama biz de sınıfı atarız kafamızdan… Atmanın, atılmanın sınırı mı var?

Kız sırtını döndü ve onca güzel anıyı bir kalemde silip finallere hazırlanmak üzere kütüphanenin yolunu tuttu. Sap gibi kaldım ortada. Sınıfta da kaldım o sene, o ayrı… İşte düzeyli ilişkim böyle bitti. (Bu düzeyli lafını da mankenlerden öğrendim. Kime tokmaklatsalar aramızda düzeyli bir ilişki var diyorlar. Bu ne ya? Beraber roman mı yazıyorsunuz? Devlet Senfoni Orkestrasında yan flüt mü çaldırıyorsunuz birbirinize? Altı üstü sevişiyorsunuz, sıkılınca da başka biriyle düzeyli ilişkiye geçiyorsunuz… Bir önceki düzeyli ilişkiniz de gidip başka bir düzeyli ilişki kuruyor kendisine. Düzey geçişken bir şey mi? Kişiden kişiye, ondan ona bundan buna sıçrar mı böyle, bilemiyorum…)

Ondan sonraki düzeyli ilişkilerimde de bu konunun üstünde büyük bir hassasiyetle durdum. Hayatı ertelemenin zararları konusunda yatakta, banyoda, halk plajında, kumpircide… aklınıza gelebilecek her yerde nutuklar çektim sevgililerime. Sonuçta hep terk edildim. Yıllar sonra, ancak yıllar sonra anladım ki, kadınlar nutuk dinlemek değil yaşamak istiyor. Hayatı bir proje gibi ele alıp teoriler üretmek filozofların işi. Tamam,

 bazı kadınlar felsefeye de meraklıdır ama alıp Baudrillard’ın kitabını okurlar, olmadı felsefe seminerlerine giderler. Senle de romantik bir akşam yemeği yemeyi, kanepeye uzanıp, battaniyeyi de üstüne çekip sıradan bir aşk filmi izlemeyi isterler. Herkes büyük lafları, etkileyici yorumları sever ama sevişmek için filozof aramaz kendine. Çünkü sevişirken lafın değil, başka şeylerin büyüğü gerekir. Lafla peynir gemisi yürümez demiş atalarımız. Ne güzel demiş!

Olan oldu işte. Finallerden sonra sevişme fikrini etik ve estetik bulmadım… Böylece, finallerden önce sevişemediğim gibi, sonra sevişme şansımı da kaybettim. Belki düşündüklerim, söylediklerim doğruydu, ama ne anlamı var? Çok doğru şeyler düşünen, etrafını da bu doğru bilgilerle aydınlatan, sonra da tuvalette Penthause’ın resimlerine bakıp kendi kendine attıran birine kim madalya takar? Dahi misin, yoksa salak mısın

 diye kendime sormayı da düşünemedim tabii. Yıllar geçti, şimdi soruyorum işte. Yaşlanmak böyle bir şey belki de. Eskimiş kadınları hatırlamak, “keşke” dediğin şeyler için başını muhtelif duvar çıkıntılarına vurmak ve eskiden sormayı akıl edemediğin soruları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp kendine sormak… En doğru cevabı versen ne olur

 ki? Tren

kaçmıştır artık. Ne kaçması ya… tren emekliye ayrılıp vagonları hurdacıya satılmıştır çoktan. Şimdi hızlı trenler başlamıştır sefere. Yirmi yıl önceki soruya şimdi doğru cevap verdin diye en şık kompartımanda sana yer ayıracaklarını mı sanıyorsun? Olsa olsa tren düdüğü olarak kullanırlar seni. Sen de etik ve estetik olarak karşı gelirsin bu fikre, teoride düdük olmanın yanlışlığı üzerine nutuk atarsın; bir yirmi yıl daha geçsin bak, bu sefer de niye düdük olmadım diye vurursun kafanı duvarlara.

İnsan, sevişmek için finallerin bitmesini bekleyen ve düdük olmaktan onur duyması gereken bir canlıdır. Siz siz olun, finaller biter bitmez sevişmeye başlayın, birisi düdük olmanızı teklif ederse hiç itiraz etmeden düdük olun. Yoksa bana benzersiniz ilerde.

 

 

Altay ÖKTEM                             

(www.altayoktem.net)  

 

Yorum (1) Yorum yaz!

ANNEMİN ELLERİ

27/8/2006 ·

Ellerime baktım ve anneminkilere ne kadar çok benzediğini farkettim. Oysa çok gençtim daha! Hayır, bu kadar erken olmamalıydı. Bu kadar erken pes edemezdim.

               Ellerim anneminkilere benzemeye başladı. Derisi ince, damarları görülebilen ve eklem yerleri kalın parmaklarım var artık. Yüzüm de gittikçe anneme benziyor, aynaya baktığımda annemi görüyorum. En çok bu korkutuyor beni hayatta; anneme benzemek. Annem kötü bir insan olduğu için değil, benim gibi olmadığı için, kendi adına hayattan bir beklentisi olmadığı için, ömrünü kendisi hariç her şeye adadığı için. Daha doğrusu “anne” olduğu için sadece… Bütün anneler gibiydi o da, gözlerinde hep telaşlı bir merak vardı, hissettirmemeye çalıştığı  zaman bile anlaşılıyordu sesinin renginden. Üstelik tüm bu telaşını, sert bir ifadeyle örtmeye çalışırdı. Çatık kaşlarının altında gizlerdi aklındaki olumsuz olasılıkları. O hep en kötüsünü düşündü

               Uzunca bir zaman ben olmuştum hayatında yalnız. Dünyaya gelmekle iyi halt etmediğim gibi, onun yaşamını da altüst etmiştim. Sigarasız geçirdiği ilk dokuz ayın ardından, her şey bitmiş gibi görünse de yeni başlıyordu aslında. Uykusuz gecelerin başlangıcı, bankadaki memuriyetinin, arkadaşlarla şarap tadında akşam sohbetlerinin, göl kıyısında gece yarısı yakamoz seyretmelerin sonuydum ben..Bütün bunlara benim için katlanmıştı. Mükemmel bir çocuk yetiştirmek hayatının tek anlamıydı artık. Ne kadar başardı bilmiyorum ama asla onun yerinde olmak istemezdim, çünkü o bir anneydi… İki çocuğuna da bildiği tüm doğruları, doğru bildiği yollarla öğretmeye çalıştı yıllarca… Sonuçları istediği gibi olmadı belki ama yine de uğraştı o. İnsanları sevmeyi öğretti bana, ülkemi sevmeden önce, ve onları insan olarak kabullenmeyi sadece… Büyüklerime saygılı olmamı istedi hep, büyük insanın ne demek olduğunu hiç düşünmeden.. Hayat zordu, dünya kötü ama yaşamayı öğretti bana. Çünkü zor iştir yaşamak, o çocukça duyguları kaybetmeden ve kendin olarak sadece…

              

               Ellerim, annemin ellerine benzemeye başladı. Ve her geçen gün annem oluyordum, üstelik henüz anne olmadan.. Yüz hatlarım ona benziyordu, gözlerimin rengi ve hatta kurduğum cümleler bile… Ve ona benzemek korkutuyordu beni…

               Annam öldüğünde 46 yaşındaydı daha… Her ölüm erkendir derler ama onunki daha erken olmuştu sanki. Henüz anlayamamıştık birbirimizi, daha görememişti ektiği toprağın hasadını…Kendisi için hiçbir şey ekmemişti zaten, ömrü olsa da ekmeyecekti biliyorum. Kendisine benzemeyen ama adama  benzeyen iki çocuk bıraktı geriye. Giderken gözleri kapalıydı, ve gülümsüyordu, tatlı bir rüya görür gibi uykuda…

Yorum (2) Yorum yaz!

"Mektup" (Yılmaz Erdoğan'dan)

7/8/2006 ·

 

BU bir mektup.Kuş, güvercin kanadına yazıldı.Kimin vicdanına konarsa o okusun diye.Ölüm üzerine...
Mayın üzerine...
Kürt meselesi... Türk meselesi üzerine.
Güzel kelimeler... Ve çirkin kelimeler üzerine.
Ölüme doğru yapılan bu korkusuz koşudan korkuyorum. Mayınlarla parçalanan kardeş cesetleri odamda, yanıbaşımda duruyorlar.
Yazdığım her kelimeye daha bir dikkatle bakıyorlar.
Onlar dün parçalandılar.
Yazıklar olsun diye başlıyor aklıma gelen her cümle şimdi.
Yazıklar oluyor zira, insanın biriktirdiği en güzel şeylere.
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...

HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR

Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.

EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME

Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.

SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN

Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...

DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM

Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.

YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ

Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.

Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.

’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE

Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin ne fayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...

DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR

Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.

’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’

İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...

RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR

Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.

KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR

(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.

Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.

TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER

Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!

                                                                                                               Yılmaz ERDOĞAN

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::